"Senin haberin yok bey? Biz buraların sahibiyiz. Evimiz de aha biraz ileride. Son zamanlarda nereden peydahlandı bilmiyoruz. Haşhaşiler türedi."
Doğan Bey şaşkınlıkla sordu:
-Ne sarhoşu? Müslüman memleketinde sarhoşun işi ne?
Aralarındaki kır sakallı, zayıf yapılı olan bir şeyle meşgul öne bir adım atarak;
- Bursa çok değişti bey. Çook!
- O da nereden çıktı? Bursa niçin değişsin? Ne değişmesi?
Şaşırmış olduğunu anlayınca durdu. Genç delikanlıyı baştan aşağı süzdü. Sonra “Hakikati bilmiyorsun” mânâsında başını salladı.
- Hey gidi bey hey! Senin haberin yok galiba? Biz buraların sahibiyiz. Evimiz de aha biraz ileride. Son zamanlarda nereden peydahlandı bilmiyoruz. Haşhaşiler türedi. Gelip bu izbe yerlerde içiyor, uyuyup kalıyorlar. Biz de her sabah sızıp kalmışları toplayıp uzaklaştırıyoruz, çoluk çocuğumuza bir zarar vermesinler diye.
- Haşhaşiler!.. Sarhoşlar ha!
Diye mırıldandı acıyla Doğan Bey. Buz gibi oldu. Sanki birdenbire kalbi duracaktı. Dizlerinin feri kesildi.
Adam deşilmek istiyormuş meğer. Ağzını açtı. Zavallı Müslümanların ne zamandır nasıl tuzaklara düşürüldüğünü, kandırıldığını, alışık olmadıkları laflar işittiklerini, kürsüye çıkmış bir hatip heyecanıyla haykırmaya başladı. Herkesin rahatsız olduğunu, kimsenin bir şey yapamadığını, kimlerin nereden, nasıl beslendiğini, bu pis işlere, tuzaklara nasıl düştüklerini veya düşürüldüğünü, öyle sahipsiz, kötü niyetli, münafıkların elinde oyuncak olduklarını, aç, susuz köpekler gibi uluyarak bu viranelerde dolaşıp sızdıklarını çekinmeden söyledi.
- Eğer müsebbipler, bu hainler, Allahü teâlânın gazabına uğramazlarsa dünyada Müslüman diye bir Allah’ın kulu kalmayacak. Hiçbirini sağ salim bırakmayacaklar.
Dedi üzüntüsünü dile getirdi gayr-i ihtiyari.
- Bu hain dediklerin de kimler?
- Kimler olacak? Urum uşakları, hınzır dölleri, Müslüman görünen dönmeler, münafıklar! Bolluk, zenginlik içinde fakir fukarayı kandıran iblisler! Daha sayayım mı?
- !!!
Cevap vermedi, bir müddet öyle bekledi, durdu Doğan. Hissettiklerini şimdi daha iyi anlamıştı. İşin peşini bırakmayacaktı. “Bu memleketi sahipsiz mi sanıyor bu kefereler?!” diyerek, müsaade isteyip yürüdü…
Daha fazla vakit kaybetmeden gördüklerinin, duyduklarının vesikalarını, delillerini topladı, gayet anlaşılır bir şekilde de yazdı. Münasip bir şekilde, uygun bir lisanla amcasına ve muhterem Hocası Emîr Sultan hazretlerine anlattı. Onlar da hemen Padişah efendilerine arz etmişler. Diğer beylerden gelen bilgiler de aynı doğrultuda olunca, Sarayda paşaların, beylerin ve ulemânın katılacağı bir istişare toplantısının yapılmasına ferman çıktı.
Doğan Bey, ilk defa seçilmiş zevatla birlikte huzura çağrılmıştı. İki şekilde heyecanlanıyordu. Biri, bu hayırlı teşebbüse sebep olduğundan, diğeri de kendisine duyulan itimattan dolayıydı.
Huzur istersen eğer, fazilet olsun yolun,
Dinimiz emrediyor; güzel ahlâklı olun!
Hayat hizmetle güzel, çalışsın sağın-solun.
İşte meydan, işte sen, işte sendeki vicdan,
İyi ki bizimlesin, kardeş Muhammed Doğan.
DEVAMI YARIN

