Amerika’da San Diego'nun en büyük camisi olan İslam Merkezi'ne bu hafta içinde bir saldırı düzenlendi. 17 yaşındaki Cain Clark ve 18 yaşındaki Caleb Vazquez caminin önünde üç kişiyi öldürdü. Saldırganlar daha sonra yakınlarında park hâlindeki bir araçta intihar ettiler.
Olay yerinde bulunan nefret dolu yazılar, İslam karşıtı ifadeler, silaha kazınmış semboller ve Nazi unsurları, saldırının planlı bir nefret suçu olduğunu net biçimde ortaya koyuyor.
Bu tip saldırılar artık önümüze daha sık düşmeye başladı. Maalesef Türkiye’de de benzer bir hadiseyi yaşadık. Bu olayların arka planı, en az vahşetin kendisi kadar rahatsız edici. O yüzden artık faillerden bahsederken "cinnet geçirmiş" veya "akıl hastası" deyip konuyu kapatma lüksümüz yok.
Eskiden seri katiller vardı. Kurbanlarını aylarca gizlice takip eder, saldırılarını zamana yayarlardı. Şimdi ise her şey gibi şiddet de hızlandı. Günümüzün saldırganları, o uzun süreli tatmini tek bir olayla, birkaç dakika içinde elde edip dijital dünyada "ünlü" olmak istiyorlar.
Yani karşımızda sessiz bir suç değil, âdeta tüm dünyanın izlemesi için tasarlanmış kanlı bir sahne performansı var. Eylemlerini manifestolarla, notlarla, simgesel tarih seçimleriyle kurgulamaları tamamen bu sapkın şöhret arzusu yüzünden.
Beğeni, viral olma ve kahraman ilan edilme arzusu, şiddeti bir tür performans sanatına dönüştürüyor. Gerçek hayatta anlam ve aidiyet bulamayan gençler, bu kanlı sahnelerle kendilerine bir yer edinebileceklerini sanıyor.
Kimlik krizleri, pandemiyle derinleşen izolasyon ve dijital ortamlar bir araya gelince empati köreliyor. Nefret normalleşiyor.
***
Nitekim cami saldırısını gerçekleştiren Clark'ın lise boyunca online okula devam ettiği, sosyal hayattan büyük ölçüde uzak olduğu anlaşılıyor. Dijital dünyada var olmaya çalışan, gerçek sosyal bağlardan mahrum, kuralsız çevrim içi içeriklere maruz kalan birisi… Ve bu hâliyle önceki saldırıları gerçekleştiren canilerin profiliyle büyük bir benzerlik gösteriyor.
Dışarıdan ani bir patlama gibi görünen şiddet, içeriden bakıldığında ideolojik bir çerçeve, planlanmış bir sahne ve sapkın bir şöhret arayışıyla şekilleniyor. Yalnızlık fabrikası gibi çalışan algoritmalar, gençleri önce uygunsuz içeriklere, şöhret arzusuna, ardından şiddete, ırkçılığa ve nihilizme sürüklüyor.
Eskiden radikalleşme yıllar alırdı; şimdi aylar, hatta haftalar yetiyor. Bir saldırganın manifestosu veya videosu, bir sonraki için ilham kaynağı oluyor ve böylece kopya katil zinciri oluşuyor.
***
Peki biz evlatlarımızı korumak için ne yapacağız? Onları ekrandan uzaklaştırmak mümkün olmadığına göre, bu coğrafyanın değerlerine yaklaştırmaktan başka çaremiz yok.
Sosyal medya ve popüler kültür şöhret arzusunu tetiklerken, biz onlara ibadetlerin ve güzel davranışların temel şartının ihlas olduğunu, yani her şeyi sadece Allah rızası için yapmak gerektiğini söyleyeceğiz.
İmam-ı Gazali hazretlerinin “Şöhret peşinde koşanlar, insanların övgü ve yergilerine bağımlı hâle gelir” sözünü hatırlatacak, insanların rüzgârına göre şekil alan bir kalbin istikametini korumasının imkânsız olduğunu anlatacağız.
Bugün görünür olmak uğruna feda edilen ahlaki değerleri, İslam âlimlerinin "şöhret afettir" derken ne kadar haklı bir tespitte bulunduklarını hiç bıkmadan tekrarlayacağız.
Çünkü kötülükle mücadele etmek için, iyiliğe sarılmaktan başka bir çaremiz yok.
Allah evlatlarımızı her türlü kötülükten muhafaza etsin.

