Kaydet
a- | +A

"Hem vaktim yok, bir yerlere gidecektim diyorsun, hem de susuyorsun! Durma anlat bakalım! Derdini söylemeyen derman bulamazmış!.."

Çayır, tıklım tıklım koyun kuzu doluydu. Kuytu bir köşede yer buldu ve oturur oturmaz da “Ee… anlat bakalım derdin neymiş?” dedi, Doğan’ı konuşmaya teşvik etti.

- Haydi dinliyorum… dedi, "filozof kılıklı" adam ve konuşmasına devam etti:

- Hem vaktim yok, bir yerlere gidecektim diyorsun, hem de susuyorsun! Durma anlat bakalım! Derdini söylemeyen derman bulamazmış!

- Bu sıralar kafam karışık! Çok düşünüyorum da...

- Neyi?

- Neyi olacak? Ölümü! Ahireti, öldükten sonraki hayatı... Benim ise hiç sevabım yok, hep günah, hep günâh! Bir de şu Şarktan gelenlerin konuştukları, içimi yakıyor hepsi de…

- !!!

- Aklım başımdan gidecek, deli olacağım diye korkuyorum!

- Boşu boşuna korkma! O mevzularda da hiç telaşlanma! Hazreti Mevlânâ ne diyor? “Ne kadar günahın varsa da gel! Bizim kapımız herkese açık...” Al sana müjde! Ben hem camiye gidiyorum hem meyhaneye! Hem dünyamı mamur ediyorum hem de ahiretimi…

- O kadar kolay mı?

- Aslanım! Bak koçum! Beni dikkatlice dinle ve söylediklerimi iyi anla: Dinde zorlama morlama yok! Bunu kafana yerleştir bir kere! Canın ne istiyorsa ye iç, namazını kıl, oruç tut, hacca git, duâlarını da yap!

- !!!

- Kim ne derse desin; her iki tarafı idare etmenin keyfini yaşıyorum. İşte görüyorsun, benden daha mesut biri var mı? Kusura bakma, yüzüne karşı doğruları söyleyeceğim! Sen de maalesef canlı bir mevta gibisin! Kararsızlık kötüdür oğlum! Peygamberimizin, “Allahü teâlâ, günahkâr kulunun tövbesini, can gargaraya gelmeden kabul eder...” buyuruyor. Bunun üzerine söz mü olur daha! Bu hadis-i şerif yetmez mi delil olarak? Affedileceğimizin müjdesi bunların hepsi de. Kalk hayatını yaşa! Bu hasta ruh hâlin ailene, arkadaşlarına hatta memlekete yüktür! Benden söylemesi.

- !!!

Büyüklerin iptidaî mahlûk gözüyle bakmalarının aksine, bu dünya ve içindekiler ayrı bir âlemdi. “Düşünen bir varlık olmanın yanı sıra, demek ki o yaşlarda bile ne kadar keskin tespiti, sınırsız zevki, yüksek arzusu, onca emeli, nice kederi ve muzaffer olabilme esrarını yaşatıyordu...” diye düşünmeye başlasa da Doğan Bey, duyduklarını Hocasına anlatmadan kalbi rahat etmeyecekti...

Güz ve bahar aylarında toprak damların üzerinde zaman zaman “merdane” dedikleri silindir şeklinde büyük taşlar gezdirilerek toprağı sıkıştırırlardı büyükleri. O günleri ve toprak damlı evleri hatırladı. İlk oturdukları evde, yağmur yağdığı zaman su damlardı. O zaman başlıca eşya olarak halı, kilim ve hasırlar, üzerinde hem oturulup hem yatılan sedir, ıslanmayacak köşelere nakledilir, su akan yerlere de muhtelif kap-kacak ne bulunursa onu koyarlardı. Ailenin telaşına nisbetle, küçükler için keyifli bir macera olurdu. Şimdi de bu "filozof" böyle neler söylüyordu? “Hem meyhaneye hem camiye gitmek...” Osmanlı mülkünde hiç de duymadığı bir şeydi. Nefsinin hoşuna gitse de kalbi rahat değildi. Merdane nasıl damın akmaması için toprağı sıkıştırıyorsa onun nefsini de sıkıştıracak bir "merdaneye" ihtiyaç vardı... DEVAMI YARIN


Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...