BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Acının ayak sesleri doludizgin yaklaşırken o kahroluyordu!..

Müslüman ahaliyi kırıp ya şehid edecekler, ya da bu diyarlardan çıkaracaklarmış!..
 
Genç kız:
- Hem ödlekler, hem de merhametsizler! İnsan insana nasıl bunu yapar aklım almıyor!
- Devlet kuracaklarmış kız, devlet! Osmanlıya harp ilan etmişler de kimsenin haberi yok!
- Müslüman ahaliyi kırıp ya şehid edecekler, ya da böyle korkutarak sürüp bu diyarlardan çıkaracaklarmış. Meselenin aslı bu! Mal, davar hırsızlıkları da ayyuka çıkmış!
- Eskiden böyle vakalar duyulmazdı! Ne oldu? Kim çalıyor?
- Kim olacak Ermeniler! Dağ, taş çete… Kimse tek başına bir yere gidemiyor!
- Durum pek vahim desene!
- Hem de çok!
Konuşulanları düşündükçe yepyeni bir hayata başlangıç için yola çıkan gözü pek bir kahraman, güçlü bir kadın ve idealist biri olmalıydı Nene! Milleti için umut vadeden kimsecikler ortalıkta görünmüyordu henüz. Sanki “herkes başının çaresine baksın" havasındaydı. Dünya dünkü dünya, insanlar da dünkü atalarının bıraktığı gibi değildi.
Hayata yeni bir şekil vermek, insanlığı yeniden ikaz edip ayağa kaldırmak icap ediyordu ama nasıl yapılacaktı ki bu iş? Şimdi buna imkân var mıydı? İsabetli karar verebilecekler, doğru yolda olanlar nerelerdeydi? Masum bebekler, çaresiz ihtiyarlar, zavallı köylüler ne yapmalıydı? Kimin insafına terk edilecekti bunlar? Sorular, sorular…
Acının ayak sesleri doludizgin yaklaşırken; aile efradını, akrabalarını, Çeperlili komşularını, Erzurum’u, Osmanlı’yı, padişahlarını ve bütün insanlığı düşünüyor, kahroluyordu. Tecrübesiz taze gelin, genç ana Nene’nin ellerinden ne gelirdi ki? Devlere karşı cüceler… kuvvetleri kâfi miydi? Canlarını almadan, ellerindeki malları alınan insanlar nereye sığınacak, kime gidecekti? Nene’nin derdi büyüktü. Kime nasıl anlatacaktı?
                   ***
Nahır gelir boz tepeyi yol eder,
Kanım akar çukurları göl eder,
Bu dert beni yaka yaka kül eder.
Zalim düşman vatanımı çöl eder.
Ekinler bu insanlar için ne kadar mühimse, saman veya ot da o kadar kıymetliydi. Hayvanları, belki tarlalardan, bahçelerden daha da mühimdi Çeperliler için. Gözleri gibi bakarlar, severler ve hiçbir şeylerini ihmal etmez, eksik tutmazlardı. Tarlayı tekrar ekebilirler ama bu hayvanların başına bir iş geldiği zaman üzerine titredikleri çocuklarına bir şey olmuş gibi üzülürler ve ev halkının tek derdi olur çıkardı bir anda. O zaman ne yenilen yemeğin tadı olurdu ne de bütün gün çalışmak için kuvvet bulurlardı.
                ***
Bir nar küre gibi güneş, gökyüzünün maviliğini kendine has kızıl rengi ile değiştirip dağların arkasında yavaş yavaş kayboluyordu. Etraf kararırken de çocuk seslerine yanık bir türkü eşlik ediyordu. Bu gelen köyün en sevilen çobanıydı… Ne zaman sokaklardan geçse, acıklı bir türküyü mırıldanarak tek tek ağıllarına bırakırdı emaneten aldığı hayvanları. Eksiği, yanlışı olmazdı. Kurt yediyse “kurt yedi” bir yerden düşüp telef olduysa, lafını eğmez, bükmez açıkça “düştü öldü” derdi. Peki şimdi ne diyecekti? “Ermeniler alıp götürdü” dese; bütün Ermeni komşuları zan altında kalacaktı! Dertli çoban acaba ne yapmalıydı?
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
615795 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/615795.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT