“Çekirge Ali gelmeden biraz yol almalıyım” dedi, etten büyük bir parça koparıp ağzına attı...
Kızgın ateşin karşısında pek terlemiş, buğday benizli, gürbüz delikanlı Hasan Bey, her şeyden evvel cenk meydanlarında kavrulmuş bir cengâverdi. Tiftikten örülmüş yeleği ve keçi derisinden kalpağı ona daha bir heybet, azamet veriyor, bakanda ürperti uyandırıyordu. Balkabağına benzeyen saçsız başını, kaşır gibi yaptı, alnında biriken terlerini sildi. Çok acıktığından mı, yoksa gittikçe sulanan etten mi ne dili, dişlerinin arasından belli belirsiz pembe bir mendil gibi görünüyordu. Elinde olmadan dudaklarını yaladı. “Çekirge gelmeden biraz yol almalıyım” dedi, etten büyük bir parça koparıp ağzına attı, pişip pişmediğini kontrol etti. “Biraz daha sabır” dedi, ateşi harladı.
Bursalı yiğitlerin at binip cirit oynadığı, zaman zaman kıyasıya güreştikleri bu çimenlik şimdilik tenhaydı.
Rengârenk bahar çiçekleriyle bezenmiş yaban ağaçları, ince tül gölgelerini, nazikçe çimenlerin üzerine sermişti. O daldan o dala koşan sincaplar, yuvalarından çıkan, her şeyden habersiz mesut serçeler, etten pay bekleyen kargalar, bayram neşesi içinde ötüşüyor, etrafa ayrı bir güzellik, oldukça huzur veriyordu.
Genç pehlivan Hasan Bey’in keyfine diyecek yoktu. Birden; “Aa daha bekleyemem! Bu kadar kâfi” deyip, kızarmış geyikten büyük bir parça daha kesti, iştahla yemeye başladı.
Rahat edebilmek için de bağdaş kurdu. Bir taraftan elindeki iri et parçasını iştahla kemiriyor, diğer taraftan da az ötede idman yapan arkadaşını seyrediyordu.
Kendinden birkaç yaş büyük olmasına rağmen, daha küçük görünen, sakalları seyrek, bıyıkları yeni terlemiş, ince yapılı, ufak tefek, sırım gibi bir civan olan Çekirge Ali’nin kumral simasında, meziyetlerinden dolayı sanki biraz kendini beğenmişlik vardı. Arkadaşlarının kaba kuvvetlerine karşı çevikliği, ataklığı ve pratik çözümleriyle dengeyi kuruyor ve bunun için de fazla çalışıyordu.
İşte yine kabına sığmıyordu. Bir ağacın dalına tutunup, kendini yukarı çekti. Dönüp tersten aşağı atladı. Ellerini yere koyup, peş peşe taklalar attı. Toprağa saplı duran kılıcını aldı, hayalî bir düşmana karşı hamle üzerine hamle yaparak, epey kılıç salladı, durdu. Arkadaşının yapılması zor hareketlerine dalan Hasan, elindeki budun bittiğini fark edemedi. Neden sonra mutsuz, masum ve saf bir edayla; “Ne de çabuk bitti ya hu!” dedi. Bir daha baktığı kemiği, evirdi, çevirdi sonra da sebilin akarına doğru fırlattı. Belinden hançerini çıkardı. Kızgın ateşin tesiriyle cas, cus sesler çıkaran etin kızarmış bir başka buduna tam saplayacakken, başka bir kılıcın ucu, burnunun dibinde bitiverdi birden. Olduğu gibi kalan arkadaşına gür sesle;
- Sakın ha! Aklından bile geçirme! Dedi Çekirge Ali...
DEVAMI YARIN

