BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Bebek deyince, aklıma Nazım’ım geliveriyor!.."

 
 
Ne kadar havadan sudan konuşsalar da içleri alev alev tutuşmuş, cayır cayır yanıyordu...
 
Nene Gelin:
- Ya kış? Kış denilince akla; kar, buz, tipi, boran gelir sadece!
- Bir bakıma kış; tükeniştir, bitiştir. Soğumuştur artık ömür, ne vazgeçilir ne devam isteği gelir!
- İhtiyarlar hep “ele, ayağa düşürme ya Rabbim” diye duâ ederler. Boşuna değil demek ki.
- Yalnız ihtiyarlar mı? Bizim de duâmız aynı olmalı. Ele, ayağa düşürme ya Rabbi, düşman eline de... diye devam etmeli duâlarımız.
- Duâsız ne günümüz olur? Ne kadar yapabilirsek yapalım yine azdır. Kış için başka söyleyeceklerin olmalı beyim.
- Daha çok var da gevezelik edip seni yormayayım Nene'm!
- Estağfirullah o da nereden çıktı?
- Haklısın sultanım! Öyle ya bunlar da nereden çıktı? Neyse; kar; kara toprağı ak eder, kirli ne varsa, akla gelebilecek her şeyi, ayırım yapmadan beyaz pamuk bir yorgan gibi örter, kapatır. Her taraf temizliğin işareti, süt beyaza bürünür. Altında yeniden doğacak filizler bırakan kış, güneşin ilk ışıkları ile uyanacak bebek gibidir.
- Bebek deyince, aklıma biricik evladımız geliveriyor. Nazım’ım canım yavrum! Soğukta uyumak daha mı kolay ki hiç uyanmadı?
- Kucağımız beşik gibi, kağnı da öyle... Bebeklerin uyuması için müsait her şey. Onların ne gamları, ne kederleri var, bir karınları doysun, altları temiz olsun kâfi.
- Onlarda korku yok, “çocuk cesareti” derler ya; tehlikeyi önceden görüp mukayese edemezler.
- Keşke biz de öyle olsaydık, diyeceğim ama dilim varmıyor Nene’m! Cenâb-ı Allah ne dilemişse razıyız! Ha kıştan bahsediyorduk; kışın toprak, güneşe, sıcağa aç olur, çocuğun anaya muhtaç olması gibi…
Ne kadar havadan sudan konuşsalar da içleri alev alev tutuşmuş, cayır cayır yanıyordu... Eskisi gibi kanat takıp uçamaz olmuşlardı, sonsuz maviliklere, duyamaz olmuştu kulakları, bülbül seslerini, artık söylemiyordu dilleri, sevda türkülerini... Tükenmişti kelimeler, kurumuştu göz pınarları... Yazmaz olmuştu kalem; kara sevdayı, yaşayan bir ölüydüler yeryüzünde şimdi. Üç aylık; yeni doğan bebek gibi hayatı yeniden öğrenmek ve yıldızları yollara serip karanlık dünyayı aydınlatmak kolay olmuyordu.
- Teşekkür ederim Nene’m. Biraz daha anlat... Hiç susma! Sesin bana öyle hoş geliyor ki! Konuşur musun biraz daha?
- Ne demek konuşur musunuz? “Yap” de yapayım!
- Ondan şüphem mi var Nene’m? Belki de bu dağ başında baş başa kaldığımız gibi bir daha yalnız kalamayacağız, onun için derim ki konuş!
- Öyle deme! Cenâb-ı Allah neylerse güzel eyler!
- Âmennâ! Tabii öyle dememem lazımdı! Şaka şaka! Hım, bebeklerden... Evet evet, bebeğimizden bahsediyorduk! Bebeklerin en hoşuna giden şey konuşmak. Onlara muhabbet dolu, huzur verici şeyler söylemek lazım.
- Nazım'ımı kucağıma aldığımdan beri bir şey dikkatimi çekti Mehmet’im;
- Ne?
- Çocuklar; kızgın, öfkeli sözlerle, müşfik, hoş ifadeleri pekâlâ ayırt edebiliyorlar!
- Kimin oğlu?
- Şakayı bırak! Gayet ciddiyim söylediklerimde! Her şeyi anlıyorlar bence. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616840 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/616840.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT