Kaydet
a- | +A

Eski günleri hatırladıkça keyifleniyor, Müslümanlara yapılan zulümleri hatırladıkça da yüzü daha da buruşuyor, iki tabiatlıymış gibi farklı biri olup çıkıyordu.

Senelerce gidip geldiği yollarda ne çok hatıraları vardı. Aşinası olduğu medreseyi karşısında görünce çok hislendi. Gözleri nemli durdu, önünde yükselen taş binaya baktı baktı... “Gençliğimi adadım sana…” der gibi sessiz çığlıklarla haykırıyordu. Yenilgiyi kabullenemeyen derin nefesini havaya karıştırırken belini düzeltti. Kendi duyacak kadar söylendi: “Eski talebelik hayatım... Bana layık gördüğün bu muydu, de hele? Uykusuz geçirdiğimiz onca saat, loş koridorlarında koşturduğum onca geceler, paylaştığımız onca hatıralar yalan mıydı yoksa?” Sonra binanın üst katlarına baktı. Talebelik hayatını mânâlı kılan bu taş bina değil, çok şey öğrendiği müderrisleri ve hocalarıydı. Yarı yolda bırakmamış, yaramaz çocuk iken sabretmiş, bağırlarına basmışlardı. Hafif bir karıncalanma ve yarım gülüşlerle oyalarken şeytanî hislerini öldürdüğü yere gelmişti. Ne olduğunu anlamadan kâfir nefsinin yularını koparırcasına çekip almışlar, adam gibi adam edip göndermişlerdi. Şimdi onlara minnettardı.

Eski günleri hatırladıkça keyifleniyor, Müslümanlara yapılan zulümleri hatırladıkça da yüzü daha da buruşuyor, iki tabiatlıymış gibi farklı biri olup çıkıyordu.

Birbirinden farklı hadiselerin salamurasının bulanık sularına daldıkça maksatsız bir iddiaya tutuşmuş gibi oluyor, hepten hatıralarda boğulmamaya çalışıyordu. “Hayatımın keskin dönüşünü yaptığım o andan itibaren göz kapaklarımın üstünden inmeyen uyku kayalarına her yenik düştüğümde içimdeki deryada dalgalar köpürerek kabarıyor, aklımın kıyılarını hırçın bir şekilde dövüyor!” diyerek hissiyatını dile getiriyordu Doğan Bey.

Ayakları ondan habersiz çoktan hareketlenmişti. “Aklımdan zorum mu var, yoksa hepten mi kaybediyorum?” diye düşünürken besili bir ata binmiş bir süvari yanı başından rüzgâr hızıyla geçti. Atın acı kişnemesi kulaklarında yankılanırken dalgınlığından uyandı. Beyninin içindeki sorularla sağır olmuş durumdaydı. “Niçin buradayım? Eve dönüp katran gibi yalnızlığımda boğulsam? Kenarları ince ince işlenmiş aynanın karşısına geçip oraya hapsolmuş gibi kendimi seyretmeye devam etsem?” diyor, ayaklarına söz geçiremiyordu.

Terk edilmiş bir hoca gibi ilerliyordu medreseye doğru. “Ben dertlerimle boğuşurken o hiçbir şey yaşamamışız gibi hayatına devam etmiş mi diye merak ediyorum çünkü…” dedi, hızlı yürüdü. Aylar süren inzivadan sonra üzerine üzerine gelen insanlar, korkutuyordu. Nefesleri adımlarıyla yarışıyordu. İçeri girdiğinde o aşina olduğu mürekkep ve kâğıt kokusunu çekti içine, mest oldu. Tanıdık birilerine rastlamamak için mi ne cepkeninin yakalarını kaldırdı, bakışlarını yere yapıştırdı, çenesini boynunu delmek istermiş gibi iyice eğdi. Avucunun içi gibi bildiği koridorlardan geçerken daha birkaç ay önce yanlış yapan birini azarlamıştı şu köşede, “zamanımı çaldığını bağırmıştım yüzüne karşı! Kıpkırmızı bir suratla o ayrıldıktan sonra hemen yanındaki sorusunu yutmuş, bela okuyan bakışlarını üzerimde gezdirmişti. Ne kadar lezzetli hatıralarım var, değil mi? Hayatım kum taneleri gibi parmaklarımın arasından süzülürken ellerimde kalanlar sadece…” deyip toplu ders gördüğü büyük odaya girdi. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...