BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ciğerlerin açılır Osman! Oh de! Allahü ekber de!

Mehmet Abdullah, onun en sevdiği, itimat ettiği medrese arkadaşlarından biriydi...

Sıcak ve kuvvetli bir elin, soğuk elini samimice sıktığını, dostluğunu içinde hissettiğini duydu ve gayr-i ihtiyari gülümsedi. Fakat hâlâ engin hayallerinden kurtulamıyordu.
- Evet! Hocamızın kokusu var oralarda!
- Hasankale, Pasinler... Ne dersen de!.. Mübârek insanların membaı…
- Hem de öyledir! Ne güzel memleket! Kıymetini bilene!
- !!!
Mehmet Abdullah, en sevdiği, itimat ettiği medrese arkadaşlarından biriydi. İçtikleri su ayrı gitmezdi.
Aman yâ Rabbim! Daha dün gibi... Hayat hakikaten en uzun hadiseleriyle birlikte ne de çabuk geçiyormuş... Hayalden maada bir şey değil! Tek kelimeyle rüya...
Medresede doğruluğu, dürüstlüğüyle tanınan, herkes tarafından sevilen sayılan, şen ve sevimli arkadaşı birden durdu. Sarı benzi kızarmış, alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Yeni çıkmış cılız, kumral bıyıkları, delikanlılığa adım atmanın ilk işaretleri miydi? Şakaklarındaki saçları terden sırılsıklamdı, biraz nefeslendi. Etrafı süzdü. Mahalli ifadeyle:
- İşte pungar... deyip koştu.
- !!!
O da ilk defa geldiği bu güzel yere; bir an evvel ulaşmak için peşi sıra ve aynı hızla arkadaşını taklit etti.
- Zaten yorgunuz! Koşturma beni Mehmed!
- Ciğerlerin açılır Osman! Oh de! “Allahü ekber” de bağır, sesin çıktığı kadar! Kurt kuş duysun bu güzel kelimeyi.
- Hey dur, yavaşla! Allah! Benden bu kadar!
- Pes etme! Sakın yoruldum deme!
- Ah! Yorulmadım! Takatim kesildi!
- Hani; “illa dağalara, kırlara kırlara” derdin! İşte kırlar! Ne yapacaksan yap!
- !!!
Ne olduğunu bilemedikleri, insan zekâsına, sonsuz bir şekilde kapalı kalacak karanlıkların içinde ışıldayan ruhunun bulunduğunu zannettiği bu büyüleyici, hoş mekânlar; şaşırtacak kadar güzeldi. “Tıpkı hayal ettiğim gibi” dedi... Bir koca ağacın köklerinin dibinden çıkan göze, bulgur gibi durmadan fokur fokur kaynıyordu... Tarihin derinliklerinden beri hiç de değişmemişti. Hâlâ aynı heyecanla oynaşıp duruyor, kara toprağa can veriyordu. Bilemiyordu niçin, uzaklaştıkça muhabbetin ve hasretliğin arttığı, geçmişten bir şeye rastlamak, herkes gibi onu da pek mesut etmişti.
Elinde olmadan seviniyor ve bütün kuvvetiyle tertemiz, çiçek kokan havayı ciğerlerine dolduruyordu.
Göze ayağı boyunca kalın yapraklı sarı çiçekler, mor mavi yıldızlar gibi göz kırpıştıran tütiyeler, medikler, hele tereler... Hiçbirine de henüz el dokunmamıştı. Kıştan sonra buraya ilk gelen bunlardı sanki. Bir tarafa bakıyorsun mavi, öte tarafa bakıyorsun sarı, beriye bakıyorsun beyazlara bürünmüştü uçsuz bucaksız çayırlar. Çiçeksiz boş yer yoktu âdeta.
Rüzgârın, ağaç dallarını oynatırken çıkardığı ıslık, ormanın uğultusuna karışıyordu. Şüphesiz bir rüya âlemindeymiş gibiydi. Çocuklara has, onlara ait bir masallar diyarı... Ortalıkta onlardan maada kimsecikler görünmüyordu.
DEVAMI YARIN
 
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616943 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/616943.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT