BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bir kez daha derin bir sıkıntıyı atlatmıştı koca yürekli ana...

Geldikleri şehrin köy görünümlü kenar mahallesinde derme çatma bir evde yaşıyorlardı...
 
Bunca güzelliklere rağmen o anlaşılmaz tiz sesleriyle avaz avaz gaklayan kargalar her yerde hep aynıydılar da ya bu acayip kuşlar da neyin nesiydi? Geldikleri günden beri sıkça gördüğü bu iri kuşları, bildiği kuşların hiçbirine benzetemiyordu;
-Bunlar da ne, Bey? Buranın kartalları mı?
-Kartal değil, onlar martı martı. Anlayacağın derya kartalları...
-Çok kuvvetli görünüyorlar. Nedense onlardan korkuyorum Bey.-Korkmakta haklısın hanım. Çoluk çocuğun eline bir şey verip sokağa salma. Ne olur ne olmaz?-Doğru dersin Bey!..
Bu acayip kuşlar, istemeseler de gökyüzünü süslüyor, pamuk bulutların altında durmadan kanat çırparak hürriyetin tadını çıkarıyordu.
“Keşke kuş olsaydım; ne gamları var, ne de kederleri…” dedi derinden bir “ah” çekti Şükriye Hanım. Yer yer kurt düşmüş çam tahtalarıyla örtülü mütevazı hanelerinin dar pencere aralıklarından, sevdiğine kavuşmak için acele eden platonik bir aşkın son veda busesi kadar ince, narin, belli belirsiz bir yel giriyor, taze çiçek usarelerini getiriyor olsa da serin odanın her bir köşesinde görünmez, hüzün dolu, karamsar hayaller canlanıyordu…
       ***
Geldikleri şehrin köy görünümlü kenar mahallesinde derme çatma bir evde karı koca, bir de Ali, Ömer, Hatice isimli üç çocuklarıyla kalıyorlardı. Çok yalnız sayılmazlardı ama çaresizlik içindeydiler. Hasta sakinleşip uykuya dalınca aile fertleri arasında sohbet de kıvamını buldu. Baba Yusuf, ince nükte ve mizahlarla şakalaştı, güldürdü diğer çocuklarını. Onlar, bulundukları şartlarda rahat etsin diye elinden geleni yapıyordu. Fedakârlıktan, etrafındakilere huzur ve saadet vermekten büyük bir zevk alıyordu. Ona göre bir insanı sevindirmek kadar hoş bir şey yoktu. Herkes de çok rahatlamıştı. O garip odada hüzünle sevinç bir arada yaşanıyordu. Çaresizlere çare olmak kolay olmasa da insan isterse ağuyu bal, balı da zehir edebiliyordu. Şimdi çocuklara; zor şartlara dayanabilme kuvveti ve iyi birer insan olabilmelerinin tohumunu ekme zamanıydı.
Bir kez daha derin bir sıkıntıyı atlatmıştı koca yürekli ana. Vakit ilerlese de konuşturup meşgul etmek, nefsiyle baş başa bırakmamak lazımdı evin erkeğini.
Güneş batmış, ortalık bütün bütün kararıyor, gittikçe gece, lacivert bir şal gibi örtüyordu şehrin üstünü. Şükriye anne, köyden getirdikleri mercimekle, bir tencere çorba kaynatmıştı, evde ekmek de vardı. Ali hariç bütün aile keyifle sofra başına toplandı, iştahla yedi, herkes kendi köşesine çekildi. Ana baba olmak farklı bir şeydi. Onlar konuşmadan bile anlaşabiliyorlardı. İçleri hiç de rahat değildi.
Dünün köylüsü, bugünün şehirlisi; adı şehir denilen yerin inşaat işçisi Yusuf, uzun uzadıya anlattığı evliliğini, ilk çocuğunu kucağına alışını, hanımefendisini ne kadar da çok sevdiğinin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619282 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619282.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT