BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Okula pek hızlı başlamış ve çok iyi geçmişti bu ilk gün...

Gönlü neşe doluyor, dümdüz zümrüt yeşili çimenlerin üzerinde yürüyünce.
 
Günü, koşturmakla geçiyordu Ali’nin. Adını koyamadığı bir hâl üzereydi. Sanki büyük bir boşlukta, rüzgârla sağa sola savruluyor gibiydi o. Palandöken’in en zirvesinden yuvarlanarak, buralara kadar gelmişti ama tutunabilecek miydi? Maksadı, belliydi; ümidi ve huzuru arıyordu ama bulabilecek miydi?
           ***
Okula pek hızlı başlamış, oldukça da dolu dolu geçmişti bu ilk gün. Son zil çalınca Ali mektebin bahçesinden çıktıktan sonra şöyle etrafına bakındı. Yolda hep birlikte gidip gelebileceği arkadaşları onu bekliyordu... Aynı istikamette evleri olanlar, güle oynaya o tarafa yöneliyordu.
Büyük incir ağacının altında toplanmış çocuklar, Ali’yi görünce; “Hadi gidelim arkadaşlar ‘Rahmet’ de geldi.” deyip gülüştüler. Ali, duymazlıktan geldi. Çantalarını alıp yürümeye başladılar. Birbirlerine laf atanlar, şakalaşanlar, çayırlıkta top oynamak için saat verenler... Bu yüzden son zilin çalması onda garip hisler uyandırmıştı. Çünkü çoğu zaman ondan beklenenleri veremeyecekti. Sevinç ve huzursuzluk karışımı bir hâl içindeydi Ali. Bir tarafı gülseydi de öbür tarafı ağlayan hâl... Son zil onun için bir tiyatronun sonu, yeni birinin ise başlangıcıydı.
Öğrenci arkadaşlarının yoğun alâkasından pek memnundu. Birkaç çocuğun hasmane tutumu ise pek düşündürüyordu...
           ***
Gönlü neşe doluyor, dümdüz zümrüt yeşili çimenlerin üzerinde yürüyünce. Zirvesi göklere kadar yükselen asırlık selviler... Bahçe duvarları boyunca alabildiğine uzayıp giden pembesinden akına, çiçeğe durmuş ağaçlar, altın sarısından, gök mavisine yıldız yıldız çiçekler, papatyalar, akşam sefaları, begonyalar... Derin derin teneffüs edip soluyunca mis gibi havayı, taze çimen ve çiçek kokuları insanın içini ferahlandırıyor, her bakımdan bir hoş oluyor...
Artık burada köyde görebildiği sincapların, gelinciklerin çam dallarına tırmanmasını, sürülerin öbek öbek, tozu dumana katarak otlamaya gidişini, tavşanların, tilkilerin kırlarda bayırlarda rahat dolaştıklarını göremeyecekti ama başka güzellikler cömertçe ayaklarının altında serili olacaktı. Böyle sevimli bir tabiat içinde yaşayıp büyüyenin sevinmemesi, coşup oynamaması ne mümkün. “Her yeri bambaşka güzellikte benim şirin memleketimin...” dedi. Böyle güzellikler içinde sıkıntıyı, kederi hiç düşünür mü insan? Akşam güneşinin altın sarısı hüzmeleri, meyve ağaçlarının açık, koyu yeşilli yaprakları arasından nazlı nazlı süzülüyordu. Bahçe duvarlarını delip geçen bir urgan gibi görünen ağaç kökleri, kıvrım kıvrım toprağın bağrına bir daha sökülüp atılmamak için sıkı sıkıya sarılmış. “Her canlı hayata sağlam tutunmak mecburiyetinde, yoksa söküp atarlar” diye düşünüyordu ki “vıın” diye gözünün önünden geçen kocaman bir taş, “küt” diye önüne düşüverdi, “zınk” diye durdu Ali. Başına, gözüne, kulağına değseydi Allah muhafaza, kafasını kırabilir, gözünü çıkarabilirdi.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619784 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619784.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT