BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“Başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmaz evlat”

"Kusurumuza bakmayın efendim, yeni nesil eskileri anlamıyor, eskiler de yenileri..."
 
Fırıncı:
- Maşallah pek çabuk geldin evlat.
- Vazife vaktinde yapılmalı. Yoksa ne kıymeti var efendim.
- Maşallah! Beklediğimden de mahirsin.
- İsmim mahir değil efendim Ali.
- Allah iyiliğini versin Ali. Yani "maharetlisin, elin yatkın, beceriklisin maşallah" demek istedim.
- Kusurumuza bakmayın efendim, yeni nesil eskileri anlamıyor, eskiler de yenileri.
- Sorma evlat, kanayan yaramız bu ya. Ali, verilen vazifeyi tam ve zamanında yaptın, mükâfatı da hak ettin. Şimdi sen “mükâfat”ı da anlamazsın.
- Onu anladım, babam sık sık kullanır da ondan.
- Babalar vazifesini tam yapınca evlatlar da onlara çekiyor maşallah.
- Estağfirullah ne yaptım ki?
- Bir şey söyleyeyim Ali? Şu etrafında gördüğün çoğu sizin köydeki gibi tek katlı, bazıları zar zor iki, üç kat yapılmış evlerin kapılarının ardında ne yürek burkan hikâyeleri var. Bizim ev de dâhil anlat anlat bitmez.
- !!!
- Hani; “başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmaz” derler ya o kavilden.
- Kavil…
- Ne demek diye soruyorsun değil mi?
- Efendim aklımdan geçenleri okuyorsun.
- Sözün gelişinden bir de bizim evdeki çocukların tutumundan anlaşılmadığını anlıyorum. Bu kadar külü boşuna yutmadık evlat! Kavil; söz vermek manasına gelir. Hatta bir türkü şöyleydi:
Gel yâr senin ile bir kavl edelim,
Kavilden karardan dönmemesine.
İkimiz bir dala yuva yapalım,
Başka daldan dala konmamasına…
- Şimdi daha iyi anladım.
- Bu evler ah bu evler! Kiminin başından bir sevdadır gelir geçer, kiminin başında kara gün kararıp kalır. Kimi gider gelmez Yemen’e kiminin kanı akar çimene. Kimi Genç Osman gibi açar Bağdat kapısını, kimi Köroğlu gibi atılır meydanlara. Hasılı gördüğünüz kenar mahalleler burcu burcu, sevda kokar, hasret, korku, ümit, evlat, ana baba kısaca; insan kokar. Bütün dertleriyle, muhabbetleriyle köy köy, yayla yayla Türk insanını bulursunuz buralarda. Ne yanık türküler, feryatlar, ilahiler yükselir gecenin zifirî karanlığında arş-ı âlâya. Tam manasıyla destan olan sözleri, hem de milletimizin ince ruhunun iç ahengini taşıyan sesleri, halk ağzı ve halk samimiyetinden dillerine dil, ellerine el katmak isteyen söz ve ses ustaları için, millî ve nev-i şahsına münhasır bir âlem oluşur bu küçük evlerde.
- Nev-i şahsına da ne demek efendim?
- Tahmin etmiştim bunu da sorabileceğini evlat. Yani şahsa ait, kişiye özel manalarında bir terkip. Yalnız o kişide olan bir hususiyet. Anlatabildim mi?
- Evet efendim anladım.
- Ha nerede kalmıştık? Karşıdaki evlerin destanını anlatıyordum. Şirin Anadolu’muzun bağrı yanık insanının muhabbetlerini, hasretlerini, kederlerini, hasılı yaşadığı acı tatlı her hadiselerin yüreğindeki çalkantılarını, kalbinin tellerine her dokunuşuyla ses tellerini titreterek dile getirir. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619873 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619873.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT