BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Duydukları ve yaşadıklarıyla âdeta şoke olmuştu Ali!..

Sınıfa yelken açmasına sadece yirmi dokuz dakika kalmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu…
 
 
Nuri Bey:
-Yunus Emre hazretleri de şöyle sesleniyor çağlar öncesinden bizlere:
Gezdim Halep ile Şam’ı,
Eyledim ilim talep.
Meğer ilim bir hiçmiş,
İllâ edep, illâ edep…
 
Girdim ilim meclisine,
Eyledim kıldım talep.
Dediler ilim geride,
İllâ edep illâ edep…
- Edeple alakalı çok şey yazılıp söylenmiş efendim, aklımda şöyle bir beyit kalmıştı:
Ehl-i irfan meclisinde aradım kıldım talep,
Her hüner makbul ise de, illâ edep, illâ edep.
- Ecdadımız edebe o kadar çok ehemmiyet vermekteydi ki, “Edep ya hu…” yazılı levhalar, neredeyse her evin duvarlarını süslerdi. Kısaca ecdadımız için edep başa taç idi…
Saatine baktı Nuri Bey. Ders zili çalmasına daha vardı. Hademeye iki çay getirmesini söyledi. İlk derste Ali talebesini biraz daha konuşturacaktı. Kompozisyonu, yaşına, tecrübesine göre mükemmeldi. Hem bir cevher olduğunu seziyor, hem de bir an evvel sınıfa kabullenilmesini, hak ettiği yeri almasını, ezilmemesini istiyordu. Sınıfa yelken açmasına sadece yirmi dokuz dakika kalmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu…
        ***
Sabah, nardan bir küre gibi güneş kızıl, sıcak oklarını ufukta gösterirken etraf ne kadar güzelleşirdi burada! Kırmızı yuvarlak bir külçe, dağların ardından, tepelere doğru yavaş yavaş yükselmeye başlar; kocaman kristal bir avizeden, ufuk hattı boyunca misli görülmemiş bir renk ve ışık hüzmesi yağar, derme çatma binaların, bağların, bahçelerin üstüne. Sarı, sımsıcak bir aydınlık içinde uyanır bütün tabiat. Şehir, birdenbire renklenir, canlanır, gecenin serin uyuşukluğundan silkinip doğrulur. Biraz önce her biri bir dert yuvası olan o derme çatma fukara evleri, huzur saçan köşklere, saraylara dönüşür sahipleri nezdinde. Ölü sessizliğinde olan caddeler, sokaklar bir bayram sabahı heyecanıyla dolup taşar. Dükkânlar tek tek açılır, hayat bütün güzelliğiyle merhaba der bütün canlılara… 
Ali, kaç gündür duydukları ve yaşadıklarıyla âdeta şoke olmuştu. “Benden kim, ne diye, ne isteyebilir? Fakir, garip, küçük bir masumum… Bu kadarına da pes" dedi, yürüdü mektebine doğru. Bugün çevresindeki güzellikler, onu pek alakadar etmiyordu. Oysa kimi zaman ağaç yapraklarını okşar, kuşlarla konuşur, martılarla köyüne selâm yollardı. Bu hâliyle yolun, etrafında olup bitenlerin de tadını çıkarırdı. Şimdiyse hiçbiri umurunda değildi. Yılmaz’ın küfürlerini, kin ve nefret dolu bakışlarını; istemese de hiç unutamıyordu. “Bakalım bugün nelerle karşılaşacağım, şikâyette bulunacak mı?” diye düşünerek okuldan içeri girdi. Nerdeyse talebelerin çoğu gelmişti. Kimi bir köşede evden getirdiği suyunu yudumluyor, kimi olacağı imtihanın ders notlarını son bir defa daha gözden geçiriyor, bazıları köşe kapmaca oynuyor, kimi de ikişerli üçerli gruplar hâlinde sohbet ediyordu. Tanıdıklarına selâm verilip alındı, hâl hatır soruldu gayriihtiyari. Sınıfındaki sırasına geçip otururken yüzündeki ifadeler, sınıf başkanı Çağrı’nın gözünden kaçmamıştı!.. DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620544 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620544.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT