BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu!

“Koca Hasan Efendi, anlaşılan umduğumdan da fazla temkinlisin. Seneler sana bunu kazandırmış olmalı!”
 
 
Son cümleleri fısıldarken sargılı elini zorlamadan yeniden ceketinin ceplerine sokup sokup çıkardı Hasan dede. Yüreği hop hop çarpmaya devam ediyordu. Çünkü kıymetli olduğuna pek inandığı evrakları, notları ve hatırı sayılır kartları, nakit parası da vardı ve üstelik meçhul bir misafir bekliyordu. İçindeki ses:
“Mümkün değil, o bilmez, bilse de bilmezlikten gelir. Sen bu kadar yaşına, tecrübene rağmen İstanbul’un karmaşık yapısını, her renk, tip, fikir ve ahlâktan, ne olduğu belli olmayan insanını daha tanımadıysan yazıklar olsun Hasan Efendi!” diyordu.
Yatağın içinde dayanabildiği kadar dirseklerine dayandı, çenesini ellerine aldı. Çaresizlik, her düşündüğü şeyin boşa çıkması, diğer bir ifadeyle her çaldığı kapıdan eli boş dönmesi onu tedirgin etmişti. Yaralarını neredeyse unutmuştu. Mal canın yongasıydı. Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu.
“İnsanları tanımasına tanıdım da, ne bileyim, işime gelmeyen ters şeyleri de düşünmek istemem! Neme lâzım!..” diyerek kendi kendine söylenirken, kimselerin görmesini de mühimsemiyordu.
“Koca Hasan Efendi, anlaşılan umduğumdan da fazla temkinlisin. Seneler sana bunu kazandırmış olmalı!”
 
Yaşadığın müddetçe, gelir geçer her sene,
Ömrü boşa harcama, kıymetini bilsene!
 
İç fırtınalarına karışan, koridordaki gırgır-şamata, gülüşme ve şakalaşmaları bastıran poyraz; daha da şiddetlendi. Çer çöp, muhtelif kâğıtları saçıp savuruyor, hafif olanlarını, bulunduğu odanın camlarına, yandaki iş yerlerinin, evlerin çatılarına fırlatıyordu.
Mesaisi bitmiş personel, dışarı çıkmak için son gayretlerini sarf ediyor, güvenlik elemanları kapılara birikmiş arkadaşlarını yerlerine geçmeye, panik yapmamaya iknaya çalışıyorlardı. İkazlara pek aldıran yoktu.
Hasan dede; kendini de şakalarına karıştıranlara laf atmak için etrafa bir göz gezdirdi. Herkes yol isteyen bir küheylan gibiydi, vazgeçti. Onlara göre kar, kış, yağmur demek trafikte çakılıp kalmak, akşam yemeğini gece yarısına doğru yemek demekti. Ama yapılacak bir şey de yoktu. Çok iyi biliyorlardı ki, şu an burada beklemek yola çıkmaktan daha iyiydi.
Zavallı hastane personelinin telaşının aksine, yaralarına rağmen Hasan dede, oldukça rahat görünüyordu. Sanki bütün personel onun odasına girecekmiş gibi kapı önüne yığılmıştı. Muziplerden biri duyacağı şekilde:
“Adamın biri pek rahat!.. Dünya yansa bir tutam otu yanmayacak! Bak bir telaşı var mı? Ne servis derdi, ne erken kalkma, ne aç-susuz yollara düşme düşüncesi… Onunki boylu boyunca uzanıp yatmak, sadece yatmak… Sanki trafik kazası geçiren o değil biz! Yav kardeşim sen başka bir şey bilmez misin? Geldiğinden beri ceplerini karıştırıp duruyorsun. Belli ki bizlerden şüpheleniyor! Senin başka bir derdin yok mu?”
“!!!”
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622397 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/622397.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT