BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bir iş bulmak zorundaydı...

Şerif sabah Antalya’ya iner inmez hemen bir otele gitti. Uykusuz bir gece geçirmişti.
 
Çekinerek girdi eve. Banyoya doğru mahcup bir şekilde yürüdü. Küçük ama Nazan’ın sığabileceği kadar bir pencereydi. Sandalyeye basarak çıktı. Biraz zorlamadan sonra sığabildi camdan. Kendi pencerelerine geçti ve oradan da banyolarına atladı. Biraz kolu bacağı sıyrılmıştı ama önemsizdi. Seslendi banyoya ayak basınca:
- Çok teşekkürler komşu, Allah razı olsun.
Hemen banyodan oğlunun odasına doğru koşar adımlarla yürüdü. Kapıyı açtı. Yatak boştu. Bir anda vücudunun buz gibi olduğunu hissetti. Aceleyle kendi odalarının kapısını açtı. Yatak bozulmamıştı bile. Etraf dağınıktı. Elbiseler fırlatılmıştı etrafa. Şaşkınlık içinde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Oturma odasına koştu. Oraya girilmemişti bile. Mutfakta ise boş su şişesi duruyordu. Boğuk bir ses çıkarttı. Bir yumruk gelip boğazına oturmuştu birden. Oğlunun elbiselerinin yerinde olmadığını görmüştü. Şerif gitmişti. Bavullara baktı. İki tanesi yoktu. Dolaptan sadece Şerif’in elbiseleri alınmıştı. Ne yapacağını bilemedi. Anahtarı aldı kapının arkasındaki askıdan. Mantosunu giydi. Başını bağladı. Hızla çıktı sokağa. Nereye gideceğini bilmiyordu. Koşar adımlarla yürüdü sokaklardan. Ayakları onu yine tek sığındığı yere, arkadaşı Hacer’in evine getirmişti. Telaş içinde çaldı kapıyı. Bekir işe gitmek için ayakkabılarını giyiyordu. Hayretle baktılar genç kadına. Ağlamaklı haykırdı Nazan:
- Gitmiş Bekir Ağabey, oğlumu da alıp gitmiş Şerif... Ev bomboş, kimseler yok. Valizlere elbiselerini koymuş, gitmiş...
Nazan ağlamaya başlamıştı. Bekir şaşkın bir şekilde karısına baktı. Hacer dudaklarını ısırmış, kafasını iki yana sallıyordu.
- Dur hele kızım, bakalım bir... Belki parka falan götürmüştür çocuğu!
Nazan hıçkırıklar arasında çırpındı:
- Yok ağabey, almış her şeyini oğlumun da... Bavullar yok. İki kuruş paramız vardı kötü zamanlar için diye. Onu da almış... Gitmişler. Ben oğlum olmadan nasıl yaşayacağım...
Çaresizlikten ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordu. Bekir hemen ceketini aldı:
- Ben gidip bir araştırayım bakayım...
Nazan Hacer’in yardımıyla içeri girdi. Ayakları tutmuyordu artık...
               ***
Şerif sabah Antalya’ya iner inmez hemen bir otele gitti. Uykusuz ve yorgun bir gece geçirmişti. Emre Can ise acıkmıştı. Baba oğul otel odasına yerleştikten sonra birlikte bir börekçiye gidip karınlarını doyurdular. Küçük çocuk neler olup bittiğini anlamadığı için yarım yamalak konuşmasıyla Şerif’i sorgulamaya başlamıştı bile:
- Baba, annem nerede? O gelmeyecek mi?
Şerif bir süre sessiz kaldı. Oğlunun üstelemesi üzerine kaşlarını çattı:
- Gelmeyecek Emre Can. Sen de ben de bundan sonra yalnızız. İkimizden başka kimse yok. Annen bizi terk edip gitti. Bıraktı bizi. İstemiyormuş... Şimdi sen de büyük bir çocuk ol ve benimle birlikte hayata tutunmaya çalış. Bundan böyle sadece ikimiz varız oğlum...
Henüz dört yaşındaki ana kuzusu, olan bitene bir anlam veremedi. Emre Can değişik bir çocuktu. Yaşından olgun, ısrarcı olmayan, karşısındakinin ne istediğini anlayan bir yapısı vardı. Hiç sesini çıkartmadı ama babasının söylediklerinden bir anlam çıkartamadığı da belliydi. Öğrendiği sadece annesinin bir daha yanlarında olmayacağı gerçeğiydi… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
600062 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/seckin-baskan/600062.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT