BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Dünya ekonominin ateşinde kavrulurken

 

Pandemi sonrasında ortaya çıkan ekonomik sıkıntılar tüm dünyayı etkisi altına aldı. Şüphe yok ki küresel ekonominin önemli bir parçası olan Türkiye de bu ekonomik sıkıntılardan payına düşeni alıyor, almaya da devam edecek.

Bir taraftan enerji fiyatlarında, diğer taraftan gıda fiyatlarındaki sıra dışı artış, küresel enflasyon artışını kapımıza kadar getirdi dayattı. Buna Türkiye’de yaşanan kur artışı kaynaklı sorunlar da eklenince, ekonomi ister istemez vatandaşın ana gündemini oluşturan birincil unsur hâline geldi.

Dün TRT’nin Washington muhabirlerinden sevgili Yunus Paksoy, Alman devlet kanalı ARD’nin bir haberini bizlerle paylaştı. Habere göre artan enflasyon Almanya’da orta kesimi vurdu, bekârlar ve yalnız çocuk büyüten anneler aşevlerinden yemek alıyor ve Almanya’da yokluk sınırında yaşamak bile zorlaştı.

Her ne kadar Türkiye’de sürekli olarak Avrupa’da altı ay içerisinde insanların ev ve araba alabildiklerine dair algı oluşturmaya yönelik haberler yapılsa da Avrupa’nın gerçekleri oldukça farklı. Türkiye’de de kuşkusuz geçim sıkıntısı ailelerin bütçelerini oldukça zorluyor ve toplum ekonomik sıkıntıyı bariz bir şekilde hissediyor. Burada sorun, tüm dünyada bunlar yaşanırken ekonomik sıkıntının sadece Türkiye’ye ait bir sorunmuş gibi servis edilmesi.

Tam da böyle bir ortamda Türkiye, faiz oranlarını öngörülenin hilafında arttırmadığı gibi bir de indirdi. Bunun elbette kur üzerinden bir karşılığının olacağı bilinen bir husustu.

Öyle de oldu, beklenilenin de üzerindeki kur artışının sonuçlarını ve piyasaya yönelik etkilerini hep birlikte yaşıyoruz.

Peki ekonomi yönetimi kabullenilmiş bir çaresizlik içerisinde faizleri yükseltseydi, ülkeye doğrudan yabancı sermaye yatırımları gelir ve şu an yaşanan sıkıntıları yaşamaz mıydık? Bir ekonomist olmadığım için buna sadece geçmiş tecrübelerimi kerteriz alarak cevap verebilirim: Hayır...

 

2023 seçimlerine giderken neden bu risk alındı?

 

Yüksek faiz oranlarının cazibesi ile ülkeye girecek sıcak para sahiplerinin, 2023 seçimlerine aylar hatta haftalar kala ülke ekonomisinden kasıtlı bir çıkış yaparak, ekonomiyi kötürüm hâline getirmek istemelerine karşı bir ön alış hamlesi idi aslında hükûmetin aldığı karar. O yüzden hayal kırıklığı yaşayan sıcak para baronları, yine aynı mahfillerden ‘sorun Türk ekonomisi değil Erdoğan’ diye histerik naralar atmaktalar.

Hükûmet faizleri yükseltmek yerine, riski şimdiden alıp 2023 yılındaki seçimlere kadar hem cari açık sorununu minimize etme, hem de ülkeye girecek doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını ve istihdamı arttırmayı hedefledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘neyi neden yaptığımızı ve sonunda nereye varacağımızı biliyoruz’ açıklamalarını bu açıdan iyi okumak gerekiyor. Erdoğan bu açıklamaları ile siyaseten sorumluluğu da üzerine aldığını alenen duyurdu.

 

Doğrudan yabancı sermaye yatırımları

 

Türkiye darbe girişiminden, terör ile olan mücadelesine ve küresel salgına rağmen 2016-2020 arasında 33,3 milyar dolar yabancı sermaye çekmeyi başardı. Elbette bu oran Türkiye’nin 2007 yılında çektiği 22 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı ile mukayese edildiğinde azalmışsa da pandemi sonrası oluşan yeni düzende Türkiye’nin bu rakamları yine rahatlıkla yakalayabileceğini öngörebiliriz.

Bu miktarın yaklaşık 21 milyar dolarlık kısmı Avrupa ülkelerine aittir. Her ne kadar başta Katar ve Körfez ülkeleri bu ülkeye yatırım maksatlı sermaye akıttıklarında, ülkenin Katar’a satıldığına dair maksatlı haberler yapılsa da gerçek çok farklı. Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye yatırımında Hollanda birinci sırada, Katar ise 1 milyardan biraz fazla bir yatırım ile Lüksemburg ile hemen hemen aynı düzeylerde.

Şimdilerde de Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Türkiye’ye yapacağı yatırımları dillerine dolamış durumdalar. Olan biten aslında gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Ülkenin ana muhalefet partisinin lideri kâh ülkeye yatırım yapacakları alenen tehdit ederek yatırım yaptıkları takdirde ödemelerinin gerçekleşmeyeceğini söylüyor, kâh Londra’da Türkiye’de can ve mal güvenliği kalmadığı için yatırım yapılmamasını vazediyor.

Oysa Çin’in kuşatılmasına dair ABD merkezli ortaya konulan siyaset her geçen gün daha fazla kabul görürken, Türkiye’nin Çin’e alternatif üretim merkezlerinden biri hâline gelmesi tüm dünyada konuşulan bir husus. BAE sermayesi dâhil yatırım için kendisine ülke arayan yabancı sermayenin önemli bir kısmının önümüzdeki süreçte Türkiye’ye akma ihtimali oldukça yüksek.

Altyapı yatırımlarını büyük ölçekte tamamlamış, dinamik bir nüfusa sahip, 81 vilayetinde organize sanayi bölgesi ve gelişmiş ulaşım ağları bulunan, üniversiteleri, teknokentleri ve beşerî sermayesi ile Türkiye’den daha uygun bir yatırım destinasyonu bulmak gerçekten de oldukça zor.

 

Bu siyasetsizlik bizi bitirecek

 

Tüm olan bitene dair muhalefetin alternatif ya da tamamlayıcı siyaset önerisi nedir peki?

Geçenlerde muhalefetin ekonomideki sıkıntılara dair çözüm önerisi nedir acaba diyerek, evdeki mutfak manzaralı video paylaşımını izlediğimde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından yine derde deva olacak tek bir öneri getirmediğine şahitlik ettim. Elle tutulur bir öneri diye getirdikleri teklif, zincir mağazaların temel gıda ürünlerine fiyat artışı getirmemesi, burada oluşacak kayıpların da iktidara geldiklerinde tazmin edileceği üzerine.

Bu ve benzeri teklifleri bu ülkede kahvedeki sıradan bir vatandaş dahi yapmaz. Hoca Nasreddin’in köydeki çalıya takılan koyun yünlerinden çorap örüp, borcunu kapatma fikri dahi daha rasyonel bu açıklamaların yanında.

Elbette muhalefetin siyasetsizliğine ve popülizmin içinde boğulmasına seviniyor değilim. Her zaman yazıyor ve çiziyoruz, bu ülkede alternatif ve vizyoner bir siyaset sunan muhalefet, ülkenin refahının da evlatlarımızın istikbalinin de teminatı.

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621735 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yusuf-alabarda/621735.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT