BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Hepinizin kaderinin bir parçasıyız

Merhum İbn Haldun, ismi en çok zikredilen lakin en az anlaşılan isimlerden biridir. En çok da ismini duyan herkesin âdeta bir tür şartlı refleks ile ‘Coğrafya kaderdir’ diye haykırdığı kişidir İbn Haldun.

Bu yazının konusu elbette İbn Haldun değil.

Lakin gerekli gereksiz tekrar edilen bu söz, artık edilgen bir ruh hâlini bilinçaltımıza boca eden bir mesaja dönüştü.

Coğrafya kader ise, Türkler de isteseler de istemeseler de onlarca milletin kaderinin bir parçası oldu ve olmaya da devam edecek.

Coğrafya kader olduğu için biz de Yunanistan’ın, Nemçe’nin, Lehistan’ın, Sırbistan’ın, Fransa’nın, Birleşik Krallık’ın, Eflak’ın, Boğdan’ın, Rusya’nın, Hint’in, Çin’in, Fars’ın, Orta Doğu’nun, Kuzey Afrika’nın kaderinin parçası olduk.

İsimleri değişse de dünya da hâlâ onlarca milletin kaderinde olmaya devam edeceğiz.

Buradan mülhem, coğrafyanın üzerimizde oluşturduğu tesiri sadece edilgen bir muhteva ile kabullenmemiz doğru değildir. Coğrafyayı ve üzerindeki demografiyi, ekonomiyi, sosyolojiyi, tarihi ve medeniyet değerlerini iyi okur ve kullanırsak, bunun bize nasıl bir kuvvet sağlayacağını da iyi okumamız gerekiyor.

 

Bu miras istesek de istemesek de omuzlarımızda

 

Çin’de Uygur Türklerine yapılan asimilasyon siyaseti de, Hindistan’da Müslümanlara uygulanan şiddet de, Keşmir sorunu da, Kafkaslardaki çatışmalar da, Türkistan coğrafyasındaki huzursuzluklar da, Kırım’ın ilhakı da, Trablusgarp’taki hükûmeti alaşağı etmekle memur edilmiş çete başı Hafter de, Irak ve Suriye’de yaşananlar da o yüzden gelip kapımızı çalıyor.

Bakın daha buraya Balkanları, Afrika’yı ve Avrupa’yı hiç yazmadım…

O zaman ‘tek başımıza bu kadar ağır bir yükün altından nasıl kalkarız?’ sorusunu çok hassas değerlendirmek ve buna uygun bir strateji geliştirmekten başka çıkış yolumuz yok.

Bizi dünyanın her bir noktasından gelen düzensiz göç ile, Suriye’den gelen sığınmacı yükü ile, terör örgütlerini başımıza musallat ederek, Yunanistan gibi bir vekil devleti silahlandırarak yormak ve yıpratmak istiyorlar.

Şimdi etrafımızdaki bu ateş çemberine Ukrayna da dâhil olmak üzere.

Türkiye bu yıllanmış sorunlara son altı yedi yıldan bu yana sert gücünü de sahaya sürerek bir çözüm bulmakta epey mesafe aldı. Gelin görün ki bu çabaya olan itiraz, dışarıdan ziyade en çok içeriden gelmekte.

Hoş bu konu da ilk kez yaşanan bir husus değil.

Mayalıyız.

Kemal Tahir, ‘Esir Şehrin İnsanları’ isimli eserinde bu zihniyeti tüm çıplaklığı ile bizlere sunar. Hele Yakup Kadri Karaosmanoğlu ‘Sodom ve Gomore’ isimli eserinde işgal yıllarında yaşanan rezaleti öyle bir anlatır ki, kitabı okurken yüzünüz kızarır.

O yüzden milletin oyları ile seçilmiş Cumhurbaşkanı’na ve milletin tüm değerlerine saldırmak için fırsat kollayanların varlığı sizleri şaşırtmasın.

Sodom ve Gomore’nin kahramanı Leyla ve annesi sadece o zamanlarda mı yaşadı sanıyorsunuz?

Redingot devri insanı Servetler, Senihalar ve Cemil Beyler sadece Kiralık Konak romanın kahramanları mı? Araba Sevdası eserinin kahramanı Bihruz Bey karakterinin nesli mi tükendi?

Elbette hayır…

Torunları ile birlikte yaşıyoruz.

Daha dün orman yangınlarında Anadolu’nun yiğit insanları canla başla mücadele ederlerken verilen mücadeleyi görmeyenler, sosyal medyadan üç beş İspanyol’u görünce nasıl salyalarını akıtarak İspanyollara övgü düzerek ‘günlerdir ilk kez umutlandım’ diye anlatıyordu.

Elbette yardıma gelen her kim varsa teşekkürü borç biliriz de, ismi Ayşe ve Mehmet olan bu coğrafyanın insanını bu kadar hakir görmek neden?

Frantz Fannon ‘Siyah Deri Beyaz Maske’ isimli meşhur eserinde, Batı karşısındaki bu ezik karakter yoksunlarını şu şekilde tasvir ediyor: ‘Kabul edilmesi benim için son derece acı veren bir gerçek olsa da ifade etmek zorundayım ki, siyah insan için bir tek alın yazısı var; ona kendini tüketircesine peşinden koşma coşkusunu veren bir tek kader: Beyaz olmak…’

Şimdilerde yine sıklıkla görmeye başladığımız bu siyah derililerin, efendilerine yaranmak güdüsü ile her gün ekranlarda ya da sosyal medyada yazıp çizmelerini, saldırmalarını beyaz olabilme telaşlarına vermek lazım.

Konumuz aslında bu değildi ama yazarken dalıp gidiyorum işte..

Türkiye tarihin ve coğrafyanın âdeta paçasından çekerek kendisini içine kattığı olayları belli bir düzene oturttu.

Şimdi bu durumu tahkim etme dönemi.

Artık terörü Türkiye’de seçilmiş hükûmetlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi kullanamadıklarına şahit değil miyiz?

Kafkaslarda yaşanan otuz senelik işgal sona erdi diye, ABD Senatosundaki lobilerin konuşan ağzı olmuş senatörlerin öfkesini görmüyor muyuz?

Bu işgal sonrasında Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan arasındaki diplomatik girişimlerin nasıl pozitif bir gündemde yol aldığına şahit değil miyiz?

Doğu Akdeniz Projesi diyerek Türkiye’yi Antalya Limanı’na hapseden projeye ne oldu?

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yapayalnız kaldığını hançeresini yırtarcasına anlatanlar neden sus pus?

Libya’da oluşan dengeyi bozmaya neden güçleri yetmiyor?

Hafter seküler, o yüzden Hafter ile birlikte hareket etmeliyiz diyen cehalet ehli neden ortada yok?

Hafter’in sözde cihat çağrısına Katolik Macron, Ortodoks Dendias ve Wagner icabet ettiği için mi sus pus?

Suriye’de oluşturacakları terör devleti kesintiye mi uğradı?

Irak’ta başlarını girdikleri delikten çıkaramayan eşkıyanın sıkışmışlığını, Gazi Meclis’e verdikleri soru önergelerindeki MİT ve TSK rahatsızlığına dair sorularından anlamıyoruz mu sanıyorsunuz?

‘PKK ile HDP arasında bir ilişki varsa bunu devlet ve yargı ortaya koyacaktır, ben bir şey bilemem’ diyen CHP Parti Meclisi üyesi Oğuz Kaan Salıcı’nın, hemen arkasından yargının iktidarın güdümünde olduğunu iddia etmesi ön alma çabası değil midir?

Maalesef Türkiye Azerbaycan’a silah yardımı gönderiyor’ diyen zat neden ‘maalesef Türkiye Ukrayna’ya silah satıyor’ diyemedi bugüne kadar?

Çünkü Ukrayna konusunda öyle konuşursa ağzına acı biber mi sürerler?

Demek istediğim, Türkiye son 10 yılda ama özellikle 15 Temmuz hainliğinin bastırılmasından sonra bu coğrafyayı bize kabullenmemiz gereken kan, gözyaşı ve ızdıraptan ibaretmiş gibi sunanların projelerini tek tek imha etti.

Dışarıdaki efendilerinin bu coğrafyadaki projelerini çöp sepetine attıkça, bu yarım porsiyonluk sözde aydınlardan daha çok hakaret cümleleri duymaya devam edeceğiz.

Çünkü onların yüklendikleri misyon bu: ‘Efendilerine yaranabilmek’

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622474 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yusuf-alabarda/622474.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT