Harun Ür Reşid zamanında Bağdat''ta Hindistan''la dahi büyük ticareti olan ithal-ihraç gemileri ard arda gidip gelen Abdurrahman adlı bir tacir, dalkavuklarına danıştıktan sonra, kendi kendine;
-Ben ki bu kadar para, servet, nüfus sahibiyim, istersem Harun Reşid''e bile söz geçirtebilirim... Öyleyse neden bizi istediği zaman yok eden şu Azrail''e gücüm yetmesin? diye çıkışmış. İşin doğrusu başka ülkeye gidip izimi kaybettirmektir. Dostlar da öyle söylüyor. Hay Allah: Bunu neden düşünemedim şimdiye kadar? demiş.
Ertesi günler işlerini düzene koyan bu tacir, gemilerinden birine atlayınca "Ver elini Urfa" diye çıkmış sefere. Yolda cariyeler, uşaklar, meclisler, gemi adamları arasında arslan kesiliyor, kabaran kibirler içinde ölüm meleğinden, kaçış macerasını anlatıyormuş. "Vallahi, Urfa''da da bu bana yaklaşırsa, gemiler, ummanlar benim değil mi? Çatana''ya atladığım gibi Kandehâr şehrine dek giderim" diyormuş.
Nitekim, varmışlar Urfa''ya, şahane bir han kiralayarak, birkaç gün zevk ü safâ eylemişler... Fakat mevsimin ve bu kıssanın tam 17 Eylül tarihine denk gelen gecesinin ilk saatlerinde, bizim deniz tüccarına bir titreme gelmiş. Ay! Vay! Aman! Medet! demeye vakit kalmadan (artık ne tarzda ise) adamın canını almaya başlamış Azrail ve bir de ders vermeden edememiş:
-Bire fâni Abdurrahman! demiş. Tekmil dünyayı birbirine katan o kadar ticaret hüneri, o kadar kurnazlık ve dolaplar, öğrendin de büyük Allah''ı ve O''nun emir meleği olan beni bir defacık aklından geçirmedin mi?
Sonra yarı şaka yarı ciddi hatırlatmış: "Bre Abdurrahman! Ben seni tam da şu anda Bağdat''ta bulacağımı ve kuş canını orada alacağımı sanıyordum. Nasıl oldu da uzak Urfa''nın şu hanında buluverdim" dedi.
Yurdumuzda nüfuzları, kudretleri, servetleri ile nice zengin ve yoksul hayatları yerinden oynatıp inanılmaz değişmeler, felâketler doğuran şu korkunç zelzele, bana, şu anlattığım kıssayı (ibret keramet ve hakikatten izler taşıyan fıkrayı, ikide bir hatırlatıyordu.) İşin garibi, vatandaşlarımızın birçoğu, doğumun ve ölümün hikmet, haber ve kerameti meçhul olduğunu ve Allah''tan geldiğini bile bile zelzele için üretilen safsatalara inanıyorlardı.
Fısıltı gazetesinden kendini bilgin sayanlar ve TV''ye çıkan bazı keramet hastası divanelerin sözlerine inananlar gittikçe artıyordu.
Hele şu son 17 Eylül''de, büyük zelzele kopacak tarzında, herkesi kandırıp evinden ocağından kaçıran bu söylentiler bana, Tacir Abdurrahman''ın, ölümden kaçma ve kaçtığı uzak Urfa''da, Azrail''le karşılaşma macerasını düşündürmez de ne yapardı?
17 Eylül 1999, çok şükür asılsız ve hasarsız geçti. Hükm-i Kazâ''nın dışında başka kazalara, kulak asmadan yaşarsak daha rahat edeceğimiz ve daha rahat öleceğimiz muhakkaktır.

