Olgun şeyh, müritlerinden birine sorar. Erzurum''a ne zaman gidiyorsun?.. O:
-Beni ne zaman gönderirseniz! cevabını verir. Çünkü, şeyhinin, basit, dünyevi, çıkarcı ve kerametçi kişilerden biri olduğunu sanmaktadır. Kendi anlayışı kıt olduğu ölçüde, şeyhine de (sözde büyülten) aslında küçük düşürücü evliyalıklar yormaktadır. Şeyh gücenir ve bu basit kişiyi "adam" etmeye çalışır: -Yok, yok yanıldın. Ben insanları Erzurum''a göndermekle vazifeli değilim. Bizim işimiz insanları ilim ve marifete, iyiliğe, olgunluğa, bu yokluk âleminden varlık âlemine göndermektir. Ne zaman ki o tarafa gidersen, onu bizden bil! Bak gör ki Peygamber ne buyuruyor: "Sana bir iyilik gelirse Allah''tandır. Fenalık gelirse kendi nefsindendir.." * * * Bu kıssanın hissesi, bana Yunus Emre''nin meşhur "cahillik" macerasını hatırlattı.Rivayete göre, Yunus Emre, Sakarya kıyılarında davar otlatır, yoksul bir çobandı. İşitmişti ki, Kırşehir''in Sulucakarahöyük köyünde Hacı Bektaş namiyle ulu bir şeyh varmış. Keramet ve cömertlik ehli imiş. Giden yoksulu boş döndürmezmiş. Her dem dolu ambarları, Hak bereketi ile tükenmez imiş. Cahil Yunus, o zamanlar daha 17 yaşında delikanlı. Midesinden başka bir açlık tanımaz imiş. Kafa''nın da, ruhun da aç olabileceğini ve ancak onları doyurduğu zaman insanın insan olacağını çok sonraları öğrenmiş. Varmış, dağdan ahlat, aluç toplamış. "çam sakızı, çoban armağanı" nidelim. Şeyhin katına gidelim, demiş. Yüklemiş eşeğine, ver elini Hacı Bektaş.. Varmış erenlerin katına yüz sürmüş. Kendi yoksulluğunu köylünün halini anlatmış. Hacı Bektaş Veli: -Anladık, bildik, halinle hemhal olduk Yunus! demiş. Dile benden şimdi. Buğday mı himet mi dilersin? Cahil Yunus, şöyle bir düşünmüş. Aklınca kurnazlanmış. "Bu şeyhin himmet (lütuf, iyilik, ilâhi aşk) dediği şey, ne ola ki?" Herhalde karın doyuracak nesne değil. O halde buğday isteyeyim. Ve ister. Heybesini hurcunu, iki koca çuvalını buğday doldururlar. Onu köyüne selâmetlerler. Yunus, birkaç konak yol aldıktan sonra gerçek başına dank demeye, dert içini kemirmeye başlar: -Eyvah! Yanlış mı ettik? Bu bir büyük adamdı. Herhalde dediği sözde bir keramet vardı. Ah cahil kafa! Anlamadık. Belki de o himmet dediği şeyden isteseydik bize bol bol buğday da gelirdi. Şimdi bu iki çuval buğday, nasıl olsa bir gün tükenecek. Himmet dediği şeyin belki de sonu gelmezdi. Yunus, böyle düşünerek geri döner. Hacı Bektaş, onun bu tereddüdünü ve dönüşünü beğenmiştir.. Onu olgunlaştırmak ve erdirmek için "Himmetini sevdiği şeyhlerden Taptuk Emre''ye havale eder. Ve bildiğiniz gibi Yunus, bu himmetlerin sonunda, kırk yıl ibadet kırk yıl tarikat ve hakikat ile Türk dünyasında en büyük tasavvuf dili, ilâhi aşk şairi olur. Bu kıssadan hepimize hisse: Çocuklar gibi oyuncağa ve açlar gibi hemen mercimeğe ve una seğirtmeyelim. İnsanın en kolay doyuracağı şey karnıdır. İnsanın çok zor doyuracağı ise kafasıdır. Lâkin yine de en zor doyan, hiç doymayan, doymadıkça da hafifleyen, yücelen tarafımız ruhumuzdur. Kafayı ve ruhu doyurmaya çalışalım. Bunda ferahlık var. Manevi bilgide himmet var, himmette buğday da, yemek de istediğiniz kadar... Dar görüşlü, dar kafalı maddeci ve inkârcı kimseler, size mideden, paradan, hırstan, onu bunu kıskanmaktan, kan dökmek ve çok yemekten başka hakikat olmadığını söylüyorlar. Biz ruh ve sevgiye inananlar, size en yalan şey, en geçici, tükenici ve hasta edici şey midedir, paradır, maddedir diyoruz. Ufkunuzu geniş tutun, ölümsüz ve tükenmez olanı arayın. Bu gününüz böyle yüce bir himmet talebine başlangıç olsun.

