Bugün bütün Avrupa vize koymak suretiyle Türk insanına hudutlarını kapatmakla meşgul. Neden? Kendi memleketlerindeki iş sahalarının Türkler tarafından işgal edildiğinden mi? İnanmayın...
Türk düşmanlığı Avrupa''da zaman zaman bir histeri nöbeti, bir paranoid hecme halinde nükseder. Çünkü dün Padişahımıza dehâlet eden kralının, Osmanlı Hükümdarı tarafından tayin edilen prensinin, valisinin hatırasını, ensesinde daima hissettiği sillemizin acısını daha unutamamıştır da ondan.
Neden anlamak ve anlatmak istemeyiz, bu insanlara yıkanmasını biz öğrettik, bizden öğreninceye kadar Paris sokaklarından lağımlar akardı. Daha 18''inci asra kadar akıl hastalarını "içinde cinler var" diye meydanlarda diri diri yakan Avrupalıya bunların "birer hasta insan" olduğunu, insanca tedavilere layık bulunduğunu biz anlattık. Tarihte ilk "Devlet" Türkler tarafından kurulmuştur. 1500 yıl önce Göktürkler''de "askeri bando" kurulmuştu. 2500 yıllık yazılı tarihimiz var. Hasılı, kültürümüz, dilimiz, musikimiz, edebiyatımız, san''atımızla ancak biz "büyük millet"iz...
Büyük milletlerin büyük de dilleri olur. Bu diller fethettikleri, kültür münasebeti kurdukları topraklarda yaşayanların dillerini de fethederler, onlardan kelimeler, deyimler alır, kendisine mal eder, böylece zenginleşirler. Sonra, bugünkü yaşayan Türk dili gibi bir hazine elde kalır. İmparatorluk gidebilir ama kültür, dil, sanat devam eder.
Gel gör ki, bugün kendi dilimize savaş açmışızdır. Büyük bir hırsla, lisanımıza mal olmuş ve Türkçeliğinden şüphe bile edilmeyen kelimeler atılmakta, üç beş manaya birden gelebilen, gramerimize uymayan, dilimizin ahengi ile, zevkiyle bağdaşması imkansız deyimler uydurulmakta, böylece düşünce hayatımız tahrip edilmekte, kısırlaştırılmaktadır.
Bugünkü "tasfiyeciliğin" temel felsefesi (!) (1980''de ıslah edilmesinden önceki) Türk Dili Dergisinin 334''üncü sayısındaki şu açıklama ile özetlenebilir: "Türkçeyi özleştirme, düşünsel ve sözlüksel düzeyde kalan bir olgu değildir... Özleştirmecilik genelde, düşünsel ve duygusal bir değişimin dile yansımasıdır. Şöyle de söylenebilir: Dilimizin söz varlığını değiştirme yoluyla, toplumumuzun düşünsel ve duygusal evrenini değiştirmedir. Bu etkileşim, daha doğrusu bütünleşme bir kağıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılamaz.
Dil bir sosyal-psikolojik-biyolojik vakıadır. İnsan organizmasına, beyin hücrelerine ve genlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bakımdan dili tetkik eden bir eserin mutlaka birtakım biyolojik ve psikolojik temellere dayanması şarttır. Eğer bu temeller iyi bilinirse "neyin değiştirilmek istendiği", "nasıl bir bütünleşmenin amaçlandığı" daha iyi gözler önüne serilir.
Dil hakkında şimdiye kadar çok şey söylendi, çok şey yazıldı ama meseleyi bu açıdan hiç ele alan olmadı. Maksadım hadiseye bir de insan ruhu ve onun hastalıkları ile uğraşan bir meslek adamının gözü ile bakmak, prizmanın bu yüzünü de gözler önüne sermektir.
"Dil ve Düşünce" kitabından Şubat 1986

