(Tek satır eklemeden "Taşranın Kısık Sesli Çocukları"ndan gelen mektubu aynen yayınlıyorum. Belgeleri elimdedir.) Üniversite tahsilimi sizin doğup büyüdüğünüz aziz şehirde yapmış olmaktan ayrı bir bahtiyarlık duymaktayım. 1994 yılında tahsilimi bitirdikten kısa bir süre sonra Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz Bey''in de teveccühleriyle, Muğla Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Araştırma Görevlisi olarak girmiş oldum. 1998 yılı yazında Yüksek Lisans eğitimimi tamamladım. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi tarafından açılan doktora imtihanını kazandım. Sayın Gazi Altun Hocamı da bu vesileyle tanıdım. Türk Edebiyatı Derginize de karınca kararınca şiirler gönderdim. Teveccüh göstererek şiirlerimi yayınladığınız için sizlere müteşekkirim. İstanbul Üniversitesi, imtihanı kazanmış olmama rağmen kaydımı yapmadı. Gerekçe olarak da YÖK''ün 35. maddesini gösterdiler. Muhterem Hocam, bu maddeye göre taşra üniversitelerinde Araştırma Görevlisi olarak çalışanların bir başka üniversitede doktora yapabilmeleri için YÖK''ün izni gerekmektedir. Ayrıca o taşra üniversitesini de yine YÖK''ün kendisi belirlemektedir. Ancak görevlendirme yoluyla yapılan bu uygulama bizlere çok büyük yükümlülükler getirmektedir. Bu yükümlülüklerin sadece maddî yanı bugünkü hesapla 30-40 milyar lirayı bulmaktadır. Size görevlendirmeyle ilgili hükümleri belgegeçerle (faks) ulaştırıyorum. Muhterem Hocam, sizin değerli vakitlerinizi aldığım için beni bağışlayın. Mesele aslında sadece benim meselem değildir. Taşrada doğup büyüyen ve bu memleketin gerçek evlâtları olduklarına inandığım birçok insanın ortak meselesidir. Bizler, kardeşlerimizin rızkını keserek okumuş insanlarız. Bu ülkenin geleceğini pek de aydınlık görmediğimiz için, bu ülkeyi bir yerlerinden tutup kaldırmak için bu işlere soyunduk. Derginizde yazmaya başlayalı henüz bir yıl bile olmadan sizlere iki tane mersiye gönderdim. Birincisi yayınlamış olduğunuz "Yusuf Mersiyesi" adlı şiirimdir.
Muhterem Hocam, bizler bu terbiyeyle büyüdük. Dilimizin döndüğünce de küçüklerimize o terbiyeyi aşıladık. Dört erkek kardeşim ve sayısı yüze yaklaşan akrabam var genç ve yiğit. Hepsi de bu ülke için her an ölmeye hazır. Bendeniz de bu ülke için yaşayıp ölmeyi seçen bahtsızlardanım. Babamın isteği üzre okuyup adam olmaya karar vermiş bulundum. Elaziz''in manevi ikliminde yıllarımı geçirdim ve içimdeki aşkın büyük bir kısmını da bu aziz şehre borçlu olduğumu itiraf etmekten daima gurur duydum. Oradaki yıllarım rahmetli Şeref Tan''ın ve Günerkan Aydoğmuş, Yavuz Kuzgun, Bedretin Keleştimur gibi büyüklerimin dizleri dibinde geçti. Milli terbiyemin büyük kısmını bu insanlara borçluyum. Size uzaktan uzağa beslediğim derin hürmetin temellerinde bir parça da Fetehmet''in (Fatih Ahmet Baba) ruhuna sahip çıkan bu şehrin ikliminin tesiri vardır. Hocam, yazık ki bizler devlet kapılarından kovulmakla yüz yüze bırakılıyoruz. Birileri bizim bu ülkede doktora yapmamızı istemiyor. Kanaatimce bu en basit mânâsıyla "Devşirme Azınlık Sultası" geleneğinin bir şekilde devam ettirilmesi çabasından ibarettir. Kendi üniversitemizde doktora programının açılmasına izin verilmiyor.
İstediğimiz üniversitede imtihana girerek çalışmamızı devam ettiremiyoruz. Bunun yanına yabancı dil problemini de eklersek, bizlere açıkça: "Siz reayasınız. Biz size ihtiyaç duyarsak varsınız. Onun dışında varlığınızın hiçbir hükmü yoktur" denerek köylerimize dönmemiz emrediliyor. Sadece mensubu olduğum üniversiteden şu anda yaklaşık yirmi arkadaş benimle aynı durumda. Benim dışımdaki arkadaşlar, maalesef onca yıllık emeklerini bir yana bırakarak birer birer istifa ediyorlar. Özellikle evli insanların aile bütünlüğü tamamen ortadan kalkıyor. Aynı bölümde görev yapan ve evli olan iki arkadaşımdan birisinin ataması Ankara''da bir üniversiteye, diğerininki ise İzmir''deki bir üniversiteye yapıldı. Ortada bir de çocukları var. Ve bu iki arkadaş "İzzet ü ikbâl ile bab-ı hükûmetten çekilmek" zorunda kaldılar. Bir yabancı dil bilmenin gerekliliğine hepimiz inanıyoruz ama dil, bilimin önüne geçince olmuyor. Kaldı ki ülkemizde KPDS diye bilinen bu imtihanda başarı oranı yüzde ikinin üzerine çıkmıyor. Başaranların da ya yurt dışı tecrübesine sahip oldukları ya da bir Batı dilleri bölümünden mezun oldukları ortada. Korkarım ki bunca üniversite bir zaman sonra eğitimi sürdürmek için hoca bulamayacak. Malûmunuz olduğu üzre bu ülkede üniversiteler sadece Kurtuluş Savaşı sırasında, öğrenci bulamamaktan kapanmakla yüz yüze geldi. Bu durum karşısında verilebilecek en insaflı hüküm: "Üniversiteler ve bizler savaştan daha vahim bir zulümle karşı karşıyayız" olsa gerek. Bendeniz diğer arkadaşlarım kadar cesur davranıp istifa edemedim. Hâlâ tereddütteyim. Bir şeyi daha bilmenizi isterim ki; geçtiğimiz yıl Ankara''da bir üniversitemizde bu yönetmelikler çerçevesinde eğitim yapan iki arkadaşımız yabancı dilden başarılı olamayınca intihar ettiler. Şahsım adına söyleyebilirim ki; ben bu yükün altından Allah''ın izniyle çıkabilirim. Ancak mesele şahsımla sınırlı değil. Şikayetimizi kimselere dinletemiyoruz. İnsanımız devlete olan inancını her gün biraz daha yitiriyor. Ancak bu inançsızlığın üniversitelere sirayet etmesi kanaatimce en tehlikeli olanıdır. Bizlerin ne devlete ödeyecek kırk milyarımız var ne de bu yükün altına girebilecek kefillerimiz.
Bu, bize açıkça; "siz bu işi yapmayın" demekten başka bir şey olmasa gerek. "Taşranın kısık sesli çocukları" olan bizler, derdimizi kimseye ulaştıramadık. Muhterem Hocam, lütfen bize tercüman olunuz, lütfen bizim sesimiz olunuz. Arş. Gör. Bahtiyar Aslan Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü MUĞLA Tel: 0252 212 73 41

