Milletçe çok sevdiğimiz Recep Tayyip Erdoğan, şiir yazmak ve okumanın, şairlerce bile çekilmeyen kahrını çekerek 120 gündür yattığı Pınarhisar Cezaevi''nden İstanbul''a döndü. Şahsen kendisini özlemiş, hapishanede dahi ziyaretine gitmiş, destan çapında bir görüşme ve sohbetin hazzını yaşamıştım. İstanbullular ve halkımızın çoğu, bu genç hizmet adamını, bu gösterişsiz, vatandaşlarına aşık ve onlara faydalı olmak aşkıyle koşuşturan "Belediye Başkanı"nı sevmiş, alkışlıyor, bağrına basıyordu. Vatandaşlarını seven, değer veren, başı üstünde tutan, gerçekten halkçı, demokrat, dürüst, yapıcı yeni tip insanı özlüyor, beğeniyordu. Yine de onun ismiyle şanlanan yeni değerli başkan ve Recep Tayyib''in yerli yerine koyduğu mesai arkadaşları, ne şükür ki, onun devrindeki çalışma gücünü azaltmadılar. Erdoğan''ın musluklarımıza akıttığı hizmetler, İstanbul''u "yeşil cennet" hayaline yaklaştıran milyonlarca ağaç, kirleteceğiz diye ödümüz kopan TAYYİB temizliği çok şükür devam ediyor. Güzel İstanbul''a Fatih Sultan Mehmed''in bu "belde-i tayyibe"sine layık bu kudsi sevaplar devam etsin; kıyamete kadar sürsün dilerim. Sevdiğimiz ve harab edilişine yandığımız İstanbul, sayın Erdoğan sayesinde büyük hizmet, Batı modeli yeni düzen, dürüstlük, yönetim namusu, güler yüz, gizli kapaklı işlerden sakınış ve halkımıza, asla "şu partiden bu partiden" diye ayırd etmeyen demokrasi kafası getirdi. Hesaplı kitaplı, rüşvetsiz, adil, çağdaş bir zihniyeti yaşadık. Bu büyük temelin tuttuğunu ümit ediyoruz. Şimdiden sonra iş tutacak her belediye başkanında, her bakanda, her yöneticide, artık Recep Tayyip dürüstlüğü, Recep Tayyip vicdanı, onun demokratça gayreti ve insaniyeti aranacaktır. Çünkü millet kendi evladını tanır. İyiyi görünce, kendi seviyesi yükselir. Kötülere de, iki bin yıllık itaat alışkanlığı yüzünden, ne yazık, boyun eğer ama gönül vermez. İnşallah, geleceğin aranan devlet adamı olarak birçok övgülere değer sevgili Erdoğan.
En beğendiğim yanını da sorarsanız: "Halk adamlığı, merhameti, samimi hayatı, inanç sağlamlığı ve ahaliye candan sevgisidir" derim. Ramazanlarda, Belediye mensupları ile beraber, rastgele bir evin iftar sofrasına oturuyorlar. Allah ne verdiyse yeyip içip oruç bozuyorlardı. Özlediğimiz Hz. Ömer''i rehber tutan bir davranıştı bu. Şimdi "DÖRT AY BEKLEMEK..." başlığını neden attım buraya? Tatlı konuştuk, biraz da karamsarlık arzedelim. Şefkatli Tayyip Bey, yüzbinlerden çok vatandaşlarca karşılanmış, hürriyete kavuşmaktan memnun, ama içindeki bir üzüntüyü hemşehrileri ile paylaşmaktan da kendini alamıyor. Kısa konuşmasının bir yerinde kederini ifade ederek: "Dört ay önce ayrılırken, memleket daha ferah, daha mutlu bir Türkiye beklerken bunu bulduğumu söyleyemiyorum ne yazık! Yurdumuzun milli ve demokratik siyasete de ihtiyacı olduğunu görüyorum" diyor. Bu ne gençlik, bu ne acelecilik, benim güzel oğlum! Ben 40 elli yıldır yazıyorum. Her olaydan, her sıkıntıdan ve kederden sonra, yurdumuzun biraz olsun düzeleceğini, nefes alacağını, serbestliğe kavuşacağını umdum. Ne yazık umduğumu bulamadım. Üstelik benim tecrübem ve sabrım nedir ki. Benim doğumumdan bir asır önce, yaşayıp, hürriyeti dert edinmiş bir NAMIK KEMAL dahi: "ÖLÜRSEM GÖRMEDEN MİLLETTE ÜMMİD ETTİĞİM FEYZİ YAZILSIN SENG-İ KABRİMDE VATAN MAHZUN BEN MAHZUN" demiyor mu?
Sayın Erdoğan! Müslüman Türk ülkesinde kötülükle didişenlerin taştan ve kayadan daha fazla sabır ve tahammüle muhtaç olduğunu, ne yazık ki içine çok geç sindirebiliyor.

