Avrupa Birliği adaylığımızdan sonra, okuyup işittiklerimizden anlıyoruz ki Avrupalı olmak, öyle fes çıkarıp şapka giyinmek hele başörtülü üniversite öğrencilerini karakol dayağına çektirmek kadar basit görünmüyor.
"Avrupalılık" artık haylice zor. Kanun, hukuk demokrasi, insan hakları kelimeleri ile özetleniyor. Kendileri bu şartlara uyacak görünüyor, bizi de buna icbar ediyorlar. Yani Kopenhag Kriteri, despotların bizi kıyafet taassubu ile emir kulu yapmaları değil. Hem canım biz, rahibelerin kat kat ortaçağ baş örtüleri ile dolaştığı; liderlerin kravatları atıp yaka paça açık, "Kot" pantolanlarla şalvarlarla gezdiği Batı''nın hangi medenî kıyafetine uyacağız? Yani siz hangi giyim kuşamı halka mecbur edip hangisini yasaklayacaksınız? İnsanların, beğendiklerini giyinme, giydiklerini yakıştırma hakları benim bildiğim Âsurîlerde bile var idi.
Ayrıca bu işin öncüsü Avrupa ve Amerika''ya ne kadar anlatırsak anlatalım, "İrtica" kelimesini ve başörtüsü zulmünü anlamıyorlar. Oysa Türkiye, AB''ye ayağını atar atmaz, sayın TC Başbakanı''nın çağdaş demokrasiye ilk hediyesi:
- Ey Avrupa! Sakın aldanma, yanılma, kanma! Türkiye''de irticayı amansızca takip etmeye devam edeceğiz" oldu.
Genelkurmay Başkanı''nın "Ordu, Avrupa Birliği''ne girişimizden çok memnundur" sözü biraz ferahlık veriyor, ama... Yönetimde, hukukta, insan haklarında, medeni âlemce şart koşulan özgür onarımları, bu bünye ile sahiden başaracak mıyız?
Sivil ve gerçek bir Anayasa, elbette lâzım ama hangi Meclis ve hangi hükümet bunu yapacak? Bu sefer bâri. TBMM''nin kendiliğinden yapabileceğine inanalım mı? Malûm, 1876''dan bu yana Anayasamız (!) var ama 124 yıldan beri, onu hep başkaları yaptırmıştır. Hiçbiri milletten ve Meclis''ten gelmemiştir.
Avrupa Birliği''nin ilk şartı "Üstün Hukuk" ise ikinci şartı da ahlâk, doğruluk, dürüstlüktür. Milletine ve insanlığa saygıdır. Yani; zorbalık, mafya, cinayet, vurgun, soygun, haksızlık ve zulümle devleti yönetmek yok demokraside. Milletin şerefsiz düşmanlarını kollamak; o tıynetsizlerle ortaklık etmek yok.
Aksine gözlerini çıkarırcasına hırsızların üstüne gideceksin. Göz yummak, razı olmak, kendi namussuz adamını kayırıp, "bizdendir" deyip korumak yok. Hele yüksek bir mevkide olursanız bunu bilhassa yapamazsınız.
Böyledir ama "Mavi Akım" diye bir konuda, zorba "büyüklerin" 56 milyon dolarlık, kirli kokuları geliyor. Bunun Türkiye''ye maliyeti 220 milyon dolar diye hesap ediliyor.
Birkaç yıl önce Bosna''da, Boşnaklar''ı boğazlayan Sırp canavarlarına Müslümanlar gönderilen Türk ianeleri ile yardım ettiği söylenen, (son korkunç depremde dahi zelzele kurbanlarımızın vicdansızlıklar ile tanıdığı) Kızılay''dan ise lânetlenecek yeni eylemler duyuluyor. "Ahbaplar, dinozorlar kumpanyası" güya bu sefer de mazlûm Çeçenler''in nafakalarını (eski düşmanımız Ruslar''a) yedirmiştir.
Alan belli, Ruslar''a verdiğini itiraf eden de ortadadır. Peki bu adamlar, yaptıklarının cezasını hâlâ çekmiyorlarsa bazı milletvekilleri: "Türkiye''de Rus lobisi var" demekte haksız mıdırlar?
Bir de sen, "depremzedelere" diyerek vergi salıyorsun. Az ekmeğimizden bir dilimi daha gasbediyorsun... Buna rağmen, felâket yemiş insanlara veremediğin millet paralarını "kıyak emeklilik" diye milletvekillerine hortumluyorsun... Yani halkımızın vebâline girerek nefretler topluyorsun... Bu konuda asıl hicap ve utanç ise güvnemek istediğimiz MHP ve FP''nin toplum huzurunda nefsine teslim olması olayıdr.
Allah razı olur mu buna? Milletin yüzüne bakabilecek misiniz sahiden. Neyse ki, birileri, oy kaybından korktular da, yağma sofrası şimdilik tatil edildi.
Gönlüm ister ki yoksul halkımıza, bu suratınızla bir daha görünmeyesiniz. Nefsinizin değil Allah''ın adamı olmaya çalışasınız.

