Hukuk Devleti-Kanun devleti terimleri, bilhassa son yıllarda, sık sık yüze çıkan kavramlardır. Buna rağmen çoğumuz, bu deyimler arasındaki farkı hakkıyle ayırdedemiyoruz. İkisi de hoş ve tatlı görünen bu iki tâbirden hangisinin demokratik hangisinin faşist özler taşıdığını kolayca kavrayamıyoruz. Bu ayırımı yapmak için, somut (müşahhas) bir örneğe ihtiyaç duyuyoruz. Ben de o somut izahı, rastgele seyrettiğim bir Amerikan filminde buldum: Kısacık boylu, masum yüzlü, korkutulmuş iyi yüzlü, küçük yavrusuna rağmen yaşama sevinci bitip tükenmiş gencecik bir kadın. Kaynanası da var galiba, Haydut tiynetli, gaddar zalim ama yakışıklı, genç bir kocası var. Bizim köylerde kasaba ve mahallelerde çokça rastladığımız evinin asıp kesen kabadayısı, asık suratlı bir erkeklik (?) mukallidi. Karısını yerli yersiz dövüyor, tekmeliyor. Bu iğrenç işi pek sık beceriyor. Küçük yaştaki gelinin ana babası, korkuyor ve kızcağıza hiçbir yardımda bulunamıyorlar. Herifin pis korkak, kadın dövücü zorbalığından herkes nefret ediyor. Ama ne yaparsan yap patronlarına dalkavuk başkalarına kibar görünümdeki bu kovboy kılıklı zorbanın adam edilmesi imkansız. Biz, filmdeki olayı, duruşma safhasında görebiliyoruz. Anlaşıldığına göre, zorba, koca yine hiçten bir bahane uydurarak, yılgın körpe kızcağızı, küçük yavrusunu emzirirken, bayıltana kadar dövüyor. "Yapma oğlum" demeye cüret eden kimse çıksa bile tepeliyor.
Öfke ile kuduran kabadayı, bir de koskocaman tabancasını getirmez mi? Vurup öldürecek. Allah kuluna elbette acır ya, kızın üstüne tetiği birkaç kere çekmesine rağmen, beşli piştov bir türlü ateş almıyor. Canını kurtaran taze, kaçıp bir yere saklanıyor. Seninki, pis öfkeden, yorulmuş mu ne? Herif, pantolonu, ayakkabıları ile uzandığı yatakta uyuyakalıyor. Kızcağız, öldürüleceği yatağına döndüğünde, herifi uyurken koca silahı da, yanıbaşında hazır buluyor, o anda alıp tabancayı eline, hiç düşünmeden, silahı câni herife doğrultuyor. Ağlaya ağlaya çaresizlikler içinde, üst üste basıyor tetiğe. Tabii, ertesi gün olanı biteni itiraf ediyor. Üstelik o taze gelin, o hırçın kocasına "deli gibi de âşık..." Adamın gömüldüğü mezarın başına ikide bir gidip ağlıyor. Küçük yavruya dahi babasının çok iyi insan olduğunu bile hıçkırıklarla anlatıyor. Şimdi, işte mahkeme safhası... Hâkim sabırlı bir babacanlıkla beklemekte, savcı ve ölenin avukatı şartlanmış, basmakalıp kafaları ile "Kanun da kanun" diye tutturuyorlar. Ne vurulanın işlediği insanlık suçu umurlarında ne de kadının çektiği azaplardan ötürü haklılığını düşünüyorlar. Yalnız basit veya kasıtlı kanun mantığı kafalarında. "Ya benim odunum" diye kuşbeyinlilik ediyorlar. Öldüren biçare kadının avukatı ise, işte tam bir adaletli hukukçu. O yalnız kanunda gösterilen maddelere bakmıyor. O adalete, yani hukukun ardındaki vicdana bakıyor. "Hukuk devleti" adına, böyle bir konuda o kanunun, "hakimleri yükümlü kıldığı vicdan devletini" de arıyor. Kadının, cinayetini itiraf etmesine rağmen, çok sevdiği merhametsiz kocayı öldürmekte haklı olduğunu hakime ve jüri üyelerine kabul ettiriyor.
Kadın artık serbesttir. Jüri, hâkim ve dinleyiciler sonucu alkışlıyorlar. Biliyorsunuz, Victor Hugo''nun Sefiller romanındaki "Gerçek hukukta, vicdan denilen şey kanuna üstün olmalıdır" tezinin çağımıza bir yansımasıdır bu.
İyi düşünün: Türkiye''de, çok sevdiğimiz şerefli kimseleri nâhâk yere kodeslerde çürüten birçok güncel davalarda, kanun maddelerini haksızca, bazan kasıtla resmi siyaset halinde kullananları hatırlayın. Bunların gerçek hukuk devletinden ne ölçüde, adaletsizce uzaklaştıklarını iyi düşünün. Düzelsin bu canavarlıklar.

