Fay hatlarının birbirlerini demir ağlar gibi kuşatıp çapraz taşlar gibi kesiştiği yer parçasındayız. Bunu biliyoruz, görüyoruz da ülkemizi "deprem kuşağı" ilân edip ona göre çalışmaya yanaşmıyoruz. "Zelzele vatanı" olmaya, hemen Japonya kadar müstahak görülmüşüz ama, tembellik veya pişkinliğimizden bunu kabul etmek hâlâ işimize gelmedi.
Üst üste gönderdiği felâketlerle Rabbim bize: "Ey bahtsız kullarım, kim olduğunuzu, hangi tarihten geldiğinizi, hangi coğrafyada ve hangi inançlar üstünde olduğunuzu artık öğrenin" diye buyuruyor. Ayağımızın altındaki toprak çekiliyor. Kafamızın tası uçup uçup tekrar yerine geliyor da buna rağmen tınmıyoruz. Doğrusu ne uslanmaz ne uyanmaz kullarmışız.
Biz ki, Allah''ın, insan iradesine bıraktığı yükümlülükleri dahi kadere, tevekküle havale ettiğini ileri süren bir toplumuz. Böyle olduğu halde kadere dahi hakkiyle inanmayız. İnansaydık eğer zelzele gibi önlemesi ve katlanması elimizde olmadığı binlerce defa isbatlanan bir konuda bari kaderin hakkını verir, icabını yapardık.
Hayır öyle olmuyor. Bütün aklı erenler, Türkiye''de, en az bir yıl hattâ yıllar boyu yüzlerce öncü artçı depremler beklendiğini söyledikleri halde üç ay önceki müthiş acılardan dahi hiçbir hisse kapmamışız.
17 Ağustos felâketinde o kadar acıdan sonra bıraktığımız depremzede, binaların, az mı veya çok ağır mı hasarla kaldığını hâlâ tesbit edebildik mi biz?
O, yarı sakat berhânelerden, hangi vatandaşlarımızın hangilerine ne kadar kişinin yerleşeceğine sahiden karar verdik mi? Zavallı kararsız vatandaşlarımıza: "Hadi girin, korkmayın teminat veriyoruz" veya "sakın girmeyin girmenizi yasaklıyoruz!" diye bir ihtar oldu mu?
İstanbul''da (ve her tarafta) yarı yıkılan veya az hasar gören binalarımızın sahipleri, kiracıları, yarın gelecek bir depremde, oturdukları yerin başlarına yıkılıp yıkılmayacağına dair kesin ve hatta yarım denilebilecek bilgiye dahi sahip değiller. Kendimizi aldatıyoruz. Kaderde böyle şey yoktur. Ya inanır, hakkını yaparsınız; yahut aklınızı kullanır, tedbirin, bilginin emrettiği çareleri bulursunuz.
Şimdi az zarar görmüş veya tavanı, duvarı çatlamış, çatısı uçmuş, hatta balkonu çökmüş evlerin oturanları, gerekli makamlara "Şu evime bir bakın, oturayım mı yoksa başımın çaresine mi bakayım"? diye başvuruyorlar. Aldıkları cevap şudur: Vallahi bu işle ilgili 5 veya 10 ekibimiz var. Sizin gibi müracaat edenlerin sayısı ise üç beş bini buldu. Belki üç ay belki beş ay sonra bir ekibimizi gönderebiliriz."
Bu hususta acele eden gözü pekler ise, ilgili uzmanlara, üniversitelere başvuruyorlar. Onlardan aldıkları cevaplar ise şüphesiz daha devrimsel ve çağdaştır: "Efendim, bir ay içinde, gelecek bilirkişi heyetimiz için, üç milyar lira yatıracaksınız."
İşte dostlarım! Evlerinin yarısı yeni yıkılan Kaynaşlı''da, Düzce''de, Bolu''da yüzlercesi yeniden göçerek binlerce vatandaşımızı öldüren, sakat koyan bu son zelzele kurbanlarının hemen hemen yüzde doksanı 17 Ağustos felâketinde "evlere girmeyin!" veya "girerseniz olabilir!" "Aman girmezseniz daha iyi!" "Vallahi girmenizi tavsiye etmem!" diye tereddüt ve azap içinde bıraktığımız kardeşlerimizdir.
Oraları gezen arkadaşımız Arslan Tekin, "Kaynaşlı, tıpkı 17 Ağustos depreminde gördüğümüz Gölcük ve Adapazarı gibiydi. Yıkıntılar aynı, hatta daha feciydi" diyor.
Şimdi, sahte tevekkül anlayışımızdan tiksinen Mehmed Âkif, dinsizliği bile sahte olan dinsizlere ve hepimize soruyor:
"Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?"

