Üstad hikâyecimiz Mustafa Kutlu''nun sevilen beğenilen birçok hikâye kitabından sonra daha çok bir ''Türkçe'' şaheseri olan Hüzün ve Tesadüf (Ocak 1999 Dergah Yayınları Faks: 516 19 21) kitabını da imrenme ile okuyorum.
Hüzün ve Tesadüf''ün 17 bölümlük 90 sayfasına ne kısa bir ''roman'' ne de konuları belli hikâyeler gözüyle bakılabilir. Her bölümde, bir sohbet veya sohbetler arasına sığdırılmış lisân güzelliği ve çok kısa, çok ustaca ifade edilmiş bir demet düşünce zenginliği doldurur içinizi, donatır dünyanızı.
İşte, baştan tırnağa herbiri bir düşünce ve canlı üslup üstünlüğü ile sevindiren ''Masal ve Rüya'' adlı parçanın güzelliğini size taddırmak için (zorla çıkardığım birkaç paragraf hariç) tamamını sunuyorum:
"Şiir söylenir, masal dinlenir diyorsunuz ama bunlar eski günlerin lafları. Çocukluğumuzda bizi masallarla uyuttular. Sonra, gün geldi bizatihi masalın saçma-sapan bir şey olduğu, başta çocuklar olmak üzere kimselerin "masallarla uyutulma"ması gerektiği üzerine vurgu yapılmaya başlandı.
Masallara düşman oldular, folklor ölmüştü, şifalı bitkiler "kocakarı ilacı" diye alay konusu edildi.
Sözün özü eski dünya, eski günler pılını pırtısını toplayıp hayatımızdan çekip gitti. Geriye dönüp bakmak, günahtı sanki, sanki biri gayriihtiyarî geriye dönüp baksa taş kesilecek donacaktı.
***
Masallara dönelim, kocakarı ilaçlarına, leyleklere, kırlangıç fırtınasına, nazar boncuğuna, tavşan ayağına, martdokuzuna, su değirmenine, yediveren gülüne, yahut şu Çin atasözüne:
Ay büyümez ise küçülür...
Masallara dönelim ki çiçekler koksun, su şırıldasın, bülbül ötsün. Yahu sadece şu "bülbül" için göze alalım bunu, lütfen. Bu parmak kadar kuşun asırları doldurup gelen bir sesi vardı, binlerce sayfaya yayılmış maceraları vardı. Gül ile olan sergüzeşti kaç kalbin kanamasını dile getirmişti.
Şu yaşadığımız günlerde hiç bülbül göreniniz var mı? Bülbülün sesini duyanınız var mı? Dudaklar müstehzî kıvrılarak gülümsüyor, görüyorum, "Bırak ulan şimdi şu bülbül tantanasını, şurda sayısal loto dolduruyoruz" diyorlar. Sayısal loto ile hızlı trenin, Kissinger ile Uzay Yolu''nun, petrol fırtınası ile internetin ne farkı var...
Asıl fark şurda: Eski dünya dediğimiz şey bir çam kozalağıdır, yeni sağılmış süt kokusudur, çimen yeşili ve yün kuşaktır. Bu nedir? Bu hayattır. Masal ile, rüya ile, dua ile irtibatı olan şeydir.
Keloğlan padişahın kızını alır. Şaşılacak bir şey yoktur bunda, sevimli bir taraf vardır. Henüz ozon delinmemiştir, borsada yükselen kâğıtların ne mânaya geldiği bilinemez.
Masal çocuğun kulağına hayatın hikmetini fısıldar. Bunun bilimsel bilgi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.
Bu bülbül sesi, su şırıltısı, bulut gülümsemesi, kuzu melemesi gibi bir şeydir. Uğur böceğinin parmak uçlarında gezinip gezinip aniden uçmasıdır. Hayat dediğimiz şey ise zaten kuzukulağı, patlangaç mısır ve reçel kavanozundan oluşmuştur; tadılır, anlaşılır.
Masal hayatı uykuya taşır. Çocukların gözleri pembe-beyaz anne yüzlerine baka baka kapanır. Hayatın uykudaki boyutunda rüyalar başlar. Uykudan önce, uykudan sonra diye birşey kalmaz. Zaman yekpare bir çayırlık gibi uzanıp gider. Çayırda genç taylar, tazılar, ceylanlar, ibibikler, derecikler ve çocuklar bi koşu tutturur. Böyle rüyalar gören çocuk uyandığında pencereye gider. Dışarda rengarenk bir yağmur, bulutlar ağaçlarla sarmaş-dolaş.
Masallara boşverdiğimiz günden bu yana rüya göremez olduk. İp koptu, zaman uçtu, hayat köşe-bucak biryerlere saklandı. Uykularımız kâbuslarla donatıldı. Aydınlık bir yüz gördüğümüzde ilk aklımıza gelen cümle "Sırıtma lan" oluyor."

