Mizahı oldum olası severim. Hele, derinleme toplum-yergisi taşıyanlarını daha çok. Edebiyatta sevdiğim iki büyük tür; destan ve mizahtır... Bunları gönlümde nasıl birleştirirm, ben de bilmem...
Belki, gerçek destanla büyük mizah, gök boşluğuna salınmış birer tavır veya kahkaha olup yiğitlik noktasında birleşirler. Her ikisi de insanüstüye yaklaşmaları bakımından, Allah''ın makbulü olurlar.
Destan, bilekle yapılan kahramanlıktır. Mizah ise, zeka ile yapılan kahramanlıktır. İkisi de aynı hedefe yönelmiş olup, o hedef, kötüleri, hayinleri, ahmakları korkutmak ve kahretmektir. Demek ki: Olgun mizahın ve celasun yiğitin gayeleri, Allah''ın muradı ve Peygamberin tebliği ile birleşmektedir.
Dante, Hıristiyanlığın, bozulmuş İncil''den daha önce bir destanı olan (kimi bölümleri taassup ve kin dolu) eserine "İlahi Komedi" (Divina Coemedia) adını neden koymuş? Balzac, eserlerinin tümüne neden "Comedie Humaine" (İnsanlık Komedisi) başlığını kondurmuş? Hep merak ederdim. Şimdi, yukarıdaki mizah-destan-hayat karmaşasını düşünürken, diyorum ki, belki Dante ile Balzac da, bu iç içe gülünç-acı-epik üçlemesini, o isimlerle izaha çalışmışlardır...
* * *
Olgun mizah demiştim. Onun bizdeki ve dünyadaki ölçüsü, Nasreddin Hoca fıkralarıdır. O derecede hem milli, hem de insani olmak, Nasreddin Hoca''dan başka kimsede görülmüyor. Acaba beşeri ve adeta sözsüz olduğundan mıdır ki, Hoca''nın başka dillere aktarılması da kolay oluyor? Birçok milletler onun fıkralarını, kendi hayali bir mizah Pir''lerine yorarak rahatça benimsiyorlar.
Ama Hoca''nın Türklüğü ve hele (Akşehir veya Sivrihisar gibi) bir Anadolu kasabasından çıktığı gerçeği, mızrak gibi diri hiçbir tevil ve yanıltma çuvalına sığmayan gerçeklerdendir. Ayrıca her ne kadar Türk milletinin mizah sembolü, hatta mizahta anonimleşmiş dehası olsa da, Hoca''yı bir coğrafya ve bir tarih (zaman) sınırı içine sokmak, kolayca başarılıyor!
Hoca, büyük şehirli (İstanbullu, Bağdatlı) değil, fakat köylü de değildir.
On bin, yirmi bin nüfuslu, yerleşik, teşkilatlı, kültürlü bir kasabadandır. Herkes onu tanır, onun herkesle yakınlıkları vardır. Kasabanın halkı, bütünüyle Türk de değil, 14., 15. asır, Orta Anadolu kasabalarının çoğu gibi, Hıristiyanların ve Musevilerin de yaşadığı, geniş görüşlü her türlü taassubu zeka ve gönül ziyaları ile altetmiş bir kent (kasaba)tir.
Hoca, kaymakamlı, kadılı, tüccarlı, esnaflı, hamamlı, pazarlı, çok bahçeli, töreli bir kasabada yaşamaktadır. Hoca ve hemşehrileri, kendi ihtiyaç ve hizmetlerinin bir kısmını kendileri üreten, barış, tefekkür ve tebessüm içinde yaşayan insanlardır. Nasreddin çok derinleme tahsil yapmışlardan da değil, fakat son derece irfanlı (arif-i billah) insanlardandır.
Fıkralarındaki insan sayısı bir çıkarılsa en kalabalık kadrolu bir dizi romanda dahi o kadar çok "eşhas"a rastlanılmaz. Bu fıkra kişileri, değişik tipleriyle hemen bütün hayat ilişkileri insani meseleleri ve toplum çalışmalarıyla yaklaşımlarını temsil ederler. O kadar ki, Hoca''ya çağdaş olan Akşehir halkı, bugün 10-15 milyonluk (New York, Londra, İstanbul, Tokyo) şehirlerde bile olabilecek her türlü vak''a ve ilişkiyi, küçük uyarlamalarla (adaptasyon) tastamam yaşamış görünürler.

