Kaydet
a- | +A

Türklük âleminde ve Türklüğün en gelişmiş medeniyeti olan Osmanlı''da çocuklara-gençlere, birbirini tamamlayarak olgunlaştıran üç terbiye verilirdi:

Ruh-beden ve kafa terbiyesi.

Bebek, her şeyden önce Müslüman ve insan yapılmak için daha doğduğu an "ezân-ı Muhammedi" ile sonra türlü telkinlerle yücelere ve Allah fikrine bağlanırdı. Böylece mücerred düşünce ve mukaddes imâna hazır edilir, gaybı (gözle görülmeyen gerçek varlığı) idrak zirvesine, kendi kanatları ile yükselecek hâle getirilirdi.

Bebeklikten gençliğe doğru, onun karakteri, iç içe din-imân vicdan dairelerinde oluşurdu. Bu iç içe daireler şunu gösterir:

Dinin önce kural tarafı, yani kabuğu, en yalın biçimlerle benimsetilir, sonra genç adam, hakkiyle "kahramanlık" olan ve dışardan bakana çok zor görünen "gerçek Müslümanlığa" imân yoluyla varırdı. Bu imân, (çocukluktan gençliğe, mahlûkluktan insanlığa doğru giden) gence kendi kendini murakabe yani (sonradan vicdan dediğimiz yüksek ve olgun tutum ve davranışları kazandırırdı.

Allah korkusunu, böylece bir ruh ziyneti ve ruh yapısı haline getiren ve yüce emirlerin hepsini inanarak öğrenen bir genç, artık hiçbir kötülükten, hiçbir düşüşten, hiçbir ferdin gazabından veya feleğin cilvelerinden korkmazdı. Çünkü "Hayır ve şer Allah''tandır ve Allah neylerse güzel eyler" gerçeğine, imâniyle bağlanmıştı; vicdaniyle onu uyguluyordu.

Böylesine bir genç, dünya üzerinde ötelerin çiçeği olan sanatı da benimsiyor, mîmarlığa el attığında Sinan oluyor, yazıya gayret ettiğinde Râkım ve Yesârizâde şanını buluyor; şiirde Yunus, Fuzûli, Bâki kesiliyor; mûsıkî''de Itrî''leşiyordu. Veya onları anlayabiliyor, sevebiliyor, Allah''ın, onlarda tecelli eden güzelliğini veya güzellik gücünü "aşk-ı kudsi" ile özümsüyordu, onların dünyaya taşıdıkları cennetin mutluluğunu yaşıyordu.

Böyle yetişen Müslüman-Türk insanı, "azim, gayret ve iradeden sonra kazanılan gerçek "tevekkül"ü kavrıyor, kaderin inişli çıkışlı cilvelerine "Bu da geçer yâhu!" rindliği ile ve feleğin "germ-ü serdinde" de hikmetler bula bula katlanıyordu.

Bu imânla yetişmiş bir insan, "adaleti" kendi nefsinde uyguluyor haksızlık yapmanın hırsızlık ve gıybet etmenin, cinayet işlemenin ne büyük felâketler getireceğini kitabından okumuş olarak biliyordu. Bencilliğe götüren nefs''in içinden çıkılmaz ve iğrenç kokularla dolu nasıl bir kuyu olduğunu kavrıyordu. Esnaf, memur, işçi-işveren ise ana-baba ise, devlet adamı, öğretmen, hoca, hâkim, mühendis veya zenaat erbabı ise... Günah-sevap sözlerini ciddiye alıyordu. Ellere karşı, halka karşı, başkalarının yetimlerine karşı, ayrı dinden olanlara ve hattâ imânsızlara karşı bile muamelesi değişmiyordu. Hileyi, haksızlığı, suiistimali, çıkarcılığı bilmediğinden değil, bile bile yapmıyordu. Allah korkusunu zevk ve mizâç haline getirdiği için yapmıyordu.

Böyle diyoruz ya, Osmanlı''da, Selçuklu''da İslâmla şereflenmiş Türk''te hiç mi kötülük, adaletsizlik, yolsuzluk, kibir, rezillik, âdilik yoktu? Kişi var olur da böyle çirkinlikler olmaz mı hiç? Elbette vardı, zaman zaman daniskası ve akla gelmeyeni de bulunurdu... Ama şu ince farka dikkat ediniz:

Kötüler, iyilerden fazla değildi. Hırsızlık, yolsuzluk, büyük kitlelerce ayıplanırdı. Kirli eller sıkılmazdı. Ne yolla olursa olsun servetler vurup da bu servetten nüfuz sağlamak isteyenlere yüz verilmez onlara adam gözüyle bakılmazdı. Devlet ve hükûmetler, inanmış kişilerin ciddi bilgin adamların denetimi altında olduğu için, fuhşun, rezilliğin, yalanın, açıkgözlüğün, küstahlığın, şerefsizliğin vs. olağan görülecek kadar yayılmasına, milletçe de devletçe de fırsat verilmezdi.

Haksızlığa, yolsuzluğa isyan vardı. Herkes, bu diyarın ahlâkından, nizâmından, yükseliş ve geleceğinden kendini sorumlu bilirdi. Gençlere işte öyle bir ruh terbiyesi verilirdi. "Haksızlığı bilip de susan ve ona karşı gelmeyen dilsiz şeytan" idi. Millî eğitimden maksat ise şeytan değil insan yetiştirmek idi. Osmanlı Türk''ü, Avrupa ve Asya''nın, çevresine kenetlediği müthiş düşmanlık halkasını işte her ocaktan yetiştirdiği bu insanlardaki paha biçilmez cevher sayesinde, altı asır, hem de büyük bir devlet olarak kutlu ve bağımsız kalmayı başarmıştı.