(Dün anlattığımız meziyetlere ilaveten aşağıdaki kısımları da size yazmayı ihmal edemedik. Aksi halde Osmanlı terbiyesini anlatan yazımız eksik kalacaktı. Bu yazıyı dünkü ile birlikte okuyunuz.)
Beden terbiyesi de aynı değerler üzerineydi. Mesele gövdeyi azmanlaştırmak değil fakat, hayatın bin bir sıkıntısına karşı bedence ruh ve kafaca sağlıklı yaşayabilmekti. Beden geliştirmenin ve sağlıklı hayatın temelinde çalışma ve iş bulunmaktadır. Hangi tabakadan ve hangi refahta olursa olsun, boş durmak hem ahlaka hem de ekonomiye aykırı bir tutumdu, makbul sayılmadıktan başka mümkün de olamazdı. Sabah ezanında kalkılır, hayat erkenden başlar çalışmalar, tabiatın şartları üzre sürerdi. Köylü zahmet ile çalışır bey gibi harcardı. Esnaflık, ticaret vs. zaten imalatçılık ve üreticilik aynı şeylerdi. Aradan geçinmek, vurgun, ihtikâr, açıkgözlük ve "köşeyi dönmek" iğrenç sayılan suçlardandı. Beş vakit namaz ve onun ardındaki abdest, vücudu hem temiz hem zinde tutan ilahi emirlerdi: Her türlü fesattan "bunalımdan" kurtuluş çareleri idi. İslami ibadetlere karşı tembeller ve nifakçılar tarafından bazı itirazlar yapılmıştır. Fakat zirveye varan tıb, bugün de insanlara namazın, abdestin, orucun ve ruh ferahlatıcı zekatın sağlık reçetelerini vermektedir. Batının nurlanmış, aydınlanmış beyinleri, bu büyük faziletlerden, vücut ve kafa sağlamlığı için istifade etmektedirler. Spor deniyorsa sporlar da vardı. Bunlar, düşmanlık ve rekabet değil karşılıklı yardım ve hizmet üzerine kurulu sporlardı. Aynı zamanda hepsinden yüce ve pratik faydalar beklenirdi: Çocukların çelik-çomak, taş sallama, uzuneşek gibi oyunlarından, büyüklerin güreşine, okçuluğuna, ciridine, çevgânına kadar, her sporumuz, gençleri sağlığa, gayrete, cihada savaşa hazırlardı. Bir düşünün: "Okçular tekkesi" ne demektir. "Kırkpınar" ve ciritçilik törenlerinin içindeki dua ve telkinleri büyüklere saygı, küçüklere sevgi, acemilere ümit ve şefkat saçan gelenekleri inceleyin: Göreceksiniz hepsi (ilk bölümde anlattığımız) mânevi olgunlaştırma sistemini, beden sporları alanında devam ettirmektedir. Kısacası saydığımız bu üç terbiye, insanı ululaştırmayı hedef edinmiştir. Türk Müslüman insanı güçlü kuvvetlidir; ama kuvvetiyle öğünmeyi, kuvveti tabulaştırmayı ayıp ve günah sayan bir anlayıştadır. Kainatta Allah varken, "en büyük benim, en büyük filandır" gibi kaba ve ham öğünmeler bizim toplumda duyulmamıştır. Zaten öğünmek, Allah''a hasım olmaktır. Onun için pehlivanlık, kabadayılık, zorbalık şöyle dursun hüner ve bilgiyle dahi öğünülemez. Padişahını "Mağrurlanma senden büyük Allah var" diye terbiye eden Müslüman Türk milleti, üstünlük sebebi olarak ne paraya, ne mevkiye, ne de kuvvete yüz vermiştir. Bizde üstünlük sadece ruh, kafa ve beden ahenklerinin birleşimi olarak şu güzel beyitle anlatılmıştır:
Ne cân iledir, ne mal iledir,
Beyim ululuk kemâl iledir. Para ve iktidar gücünde de eşsiz olan Fatih, Yavuz, Kanuni gibi örnek Türk''ler, işte bu beytin tasvir ettiği mükemmelliği gönlüyle, kafasıyla, vücuduyla temsil etmiş insanlardır. Bu iki değere layık bir üçüncü eğitim, okumaya meraklı ve okumak imkanına kavuşan üst aydındaki kafa terbiyesidir. Kafa terbiyesinden maksat, ülkenin ihtiyaçlarını karşılayan, toplumun dertlerine çare bulan büyük aydınlar yetiştirmektir. Bu da elbette, yukarıda açıklanan iki terbiyeye dayanarak gayret, azim, şevk ve iman üzerine aklın büyük mabedini kuracaktır. Medrese 300 yıl öncesine kadar, böyle bir araştırıcılıkla keşif, icat ve "çare bulma" usullerinin kaynağı idi. Ne vakit ki, yüreği kurumuş fesatçı ve cahil unsurlar, medreselerin çağdaş, müsbet, araştırıcı, fen-tıb-matematik eğitimlerine karşı çıktılar, işte o zaman, gövde-ruh ahengini kuran kafa dengemiz bozuldu. İcadı, yeniliği hatta Kur''an-ı anlamayı bile bırakarak, akıntıya kürek çeker olduk.
Gerçi, medrese de, son asırlarda yozlaşmış olmasına rağmen, özellikle manevi alanlarda, pek çok araştırıcı, yapıcı, buluş sahibi, fakat herşeyden önce tutarlı ve inançlı insanlar yetiştirmiştir. Bugün çok yerde medreseyi aratan şahsiyet, ciddilik ve inanç boşluğu vardır. Kısacası, atalarımız, kitaplarında müjdelenen ilahi cennete paralel, dünyada da bir vücut gönül-akıl cenneti kurmuşlardır. Asırlar boyu bunu bağımsızlık ve şerefle yürütmüşlerdir. Bugün "kültür ihtilalleri" yaparak kendimizi boşluğa, öksüzlüğe, yalana, taklide atmışızdır. Gereksiz ve köksüz şüphe ile imanı tahtından indirmiş fakat yerine, yapıcı bir unsur koymamışızdır. Mescid''e ibadete ve ruh sağlığını temin eden her şeye "geri ve ilkel" idrakle bakılmaktadır. Bazı resmi anlayışların "mescid, namaz, vs." karşısındaki korkuları, tarih boyunca, İslama karşı takınılan en sağlıksız ve anlamsız bakışı sergilemektedir.

