Kaydet
a- | +A
Dünkü yazımda, ünlü şair mütefekkir dostum Bahtiyar Vahapzade''nin bir sohbetinin ilk bölümünü okumuştunuz. Tamamını bugün sunuyorum. Bu üstünlükte anlatılan vatan millet güzelliğine hepimiz can ve gönül ile muhtacız. Janna Dark gibi halkın içinden çıkan kahramanlar, vatan mecnunları, halkın düşünen beynine, vuran koluna dönüşür. Bu dönüşmede insan, basitlikten sıyrılarak şahsiyet olur. İşte böyle şahsiyetler tarihin lokomotifleridir. Tarihte şahsiyetinde kalıbını yırtarak şahsiyet kelimesini son haddine kadar büyüten yıldızlar da mevcuttur. Vatan, ana toprak! Doğma ocak! Niye insan için bu kadar aziz oluyor? Dünyanın cennet gibi bir köşesinde bütün arzularını, isteklerini yerine getirseler bile, dünyanın bütün nimetlerini başından dökseler bile, yine de gözün vatanı arayacak, kalbin vatan hasretiyle çarpacak, dudakların vatan, vatan diyecek. Bunun sebebini bilmek için ana toprağın bir parçası olan insanı, onun tabiatını araştırmalıyız. Çünkü âşık olan insandır. Batı Almanya''nın Düsseldof şehrinde yaşlı bir hemşehrimle görüşmüştüm. Ramiz Guliyev''in Segah plağını ona hediye ettim. Benim odamda Segah dinliyorduk. Bize yabancı olan bu soğuk duvarların arasında yükselen milli sesler, bizi ısıttıkça her birimiz iç dünyamızın sayfalarını çeviriyor ve susuyorduk. Bir ara başımı kaldırıp gördüm ki, hemşehrimin yanakları boyunca yaş akıyor. Onun gözlerinden akan normal yaş mıydı! Hayır, yıllarca kalbinin başında düğümlenip kalmış vatan hasreti idi... Hiç şüphem yoktur ki, eğer kimyagerler bu yaşla yavrusunu yitirmiş annenin göz yaşını tahlil etseler, her birinin ayrı kaynağı ve ayrı terkibi olduğunu kesinlikle anlarlardı. Hasret yaşı başka, matem yaşı başka, sevinç yaşı ise bambaşkadır. Ayrı bir halkın Segâh''tan hazin, Segâh''tan yanıklı bir türküsü memleketimi ağlatabilir miydi? Hayır! Onun için ki, bin yıllardan beri dede-babalarımızın ruhundan süzülüp gelen Segâh, memleketimin kan hafızasını uyandırdı. Çünkü Segâh''ta, onu üreten halkın tarihi sesleniyor. O, Segâh''ı dinlediği 5-10 dakika içinde halkının bin yıllardan beri geçip geldiği tarihi dinledi. Bu tarihi, onun damarlarından akan kanda da yaşadığından, bu yaşantı yeni sese köklenen saz telleri gibi. Segâh''ta kendi ahengini ve yerini buldu. Çünkü kalbinde dede-babasının ruhu baş kaldırırdı. Onu sızlatıp ağlatan Segâh''ta kökünü bulmuş, aynı ahenk, aynı ruh idi. Bu ruhtan yüz çeviren, her zaman ağlar kalır. Çünkü bu ruhtan yüz çeviren, kendinden yüz çevirir. "El içinde öl içinde", "Gezmeye gurbet ülke, ölmeye vatan yahşi", "Yad ocağının alevinden vatan ocağının dumanı güzeldir." Bu sözleri atalar sözgelişi söylememiş, zamanında sarsılıp söylemişler. Bir dergide Azerbaycan hakkında bir makaleye rastladım. Makale bu sözlerle başlıyordu: "Azerbaycan, petrolü ile ünlüdür. Bu cümle beni sinirlendirdi. Eğer, dünya beni petrolümle tanıyorsa, demek ki tanımıyor. Bu türlü tanınmak bana gerekmez. Petrol, doğanın bize verdiği nimettir. Daha doğrusu, bu nimet bize doğanın bahşişidir. Aldığı bahşişle övünen insan ise dünyanın en kötü insanıdır. Dünyada mevcut olan 12 iklimin, 9''unun bizim cumhuriyette olması, petrolü, pamuğu, tahılı, çayı vs... gibi maddî nimetleri halkımın zahirî güzelliğidir, manevî güzelliği değildir. Aynı zamanda bu maddi nimetler bizim cumhuriyette olmayabilirdi. Peki, o zaman bizim övünmeye bir şeyimiz olmayacak mıydı? Bir de halk doğanın ona verdiği bahşişle değil, kendisinin var ettiği ve kazandığı şeylerle övünebilir. Petrolle ve başka doğal servetlerle övünmek, parası ve malı ile övünmeye benzer. Asıl insan ise, malı, devleti ile değil, aklı, kemali ve hassas yüreği ile, yani manevi serveti ile övünmekte haklıdır. Aslında, övünmenin kendisi insana yakışan bir sıfat değildir. Genellikle, övünmek noksanlık alametidir. Dolayısıyla halkın gerçek serveti, onun maddi nimetleri değil, manevi dünyası, tarihi, ilmi, idraki ve san''atıdır. Çok şükür ki, benim halkımın manevi serveti, onun maddi servetlerinden geri kalmamış. Ben ilk önce onunla övünüyorum ki, mensup olduğum halk, kendi tarihi boyuna hiçbir halkı kendisine köle yapmamış ve hiçbir halkın üzerinde hakimiyet iddiasında olmamıştır. Kısmetine şükür demiş ve özge topraklarına gözünün ucu ile bile bakmamıştır. Belki de bu huyuna göre, doğa da onu kendi serveti ile ödüllendirmiştir. Bir defa bana sordular: -Mutluluğu nede görüyorsunuz? Dedim: -Gözü toklukta görüyorum. - Buna inanışınızın sebebi? Nefsi elinde, gözü tok insan onun için mutludur ki, derdi yoktur. Dert ise, genellikle, kıskançlığın meyvesidir. Kıskançlık ise insanı içeriden kurt gibi yiyip çürütür... Böylesinin gözü her zaman komşusunun bahçesinde olur ve o mutlaka komşusunun bahçesine taş atmağa, ondan fazla bir parça koparmaya çalışır. Burada da, çit sınırı başlıyor. Çitin direği, onu dağıtarak komşusunun bahçesine geçmek isteyen komşunun başında kırılır... Bu, tarih boyunca böyle olmuştur. Eğer böyle olmasaydı, biz bu zamana kadar topraklarımıza sahip olamazdık.