İstanbul’da ramazan denince akla gelen en köklü geleneklerden biri, Hırka-i şerif ziyaretidir. Asırlardır devam eden bu ziyaret, yalnızca bir hatırayı görmek değil; ramazanın manevi iklimine adım atmaktır.
Peygamber efendimizin mukaddes emanetlerinden olan Hırka-i şerif her yıl on bir ayın sultanı geldiğinde, ilk cuma günü ziyarete açılır ve ramazan boyunca binlerce insanı aynı muhabbet yolunda buluşturur.
Efendimizin bir diğer mübarek emaneti olan Hırka-i saadet ise Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilir. Ki böylece İstanbul, ramazan günlerinde iki büyük hatıranın gölgesinde ayrı bir manevi derinlik kazanır.
Osmanlıdan bu yana İstanbullular, ramazan ayında en az bir günlerini bu ziyarete ayırmayı bir gelenek hâline getirmiştir.
Biz de 1447 Ramazan’ında bu kadim geleneğin izini sürerek cuma günü Hırka-i şerifi ziyaret etme imkânı bulduk.
Ziyaretten önce ve sonra buranın düşündürdüklerini not etmek istedim.
KARANİLİ ÜVEYS HAZRETLERİ
Cami, Yenikapı metrosu Emniyet-Fatih durağına yürüme mesafesinde; ulaşımı kolay, atmosferi ise sükûnet dolu.
Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen zarif mabedi, yalnızca ramazanda değil, yılın her döneminde görmek mümkün ve mutlaka gidilmesi gereken tarihî camiler arasında.
Hırka, Üveys el-Karanî hazretlerinin Peygamber efendimize duyduğu derin muhabbetin sembolüdür.
Onun hırkayı alışına ve nesiller boyu emanet edilişine dair bilgiler, sevginin ve sadakatin en çarpıcı misalidir.
Bu hikâye, yönetmen Nazif Tunç tarafından “Veysel Karani” adıyla sinemaya da aktarılmış; Dursun Ali Erzincanlı, Recep Cinisli ve Ümit Acar’ın performanslarıyla geniş kitlelere ulaşmıştır ki gitmeden seyretmekte yarar var.
ÜVEYSİ OLMAK
Hırkanın hikâyesi aynı zamanda tasavvuf düşüncesinde önemli bir kavramın da kapısını aralar: Üveysîlik.
Veysel Karani hazretlerinin Peygamber efendimize duyduğu, görmeden fakat bütün varlığıyla hissettiği muhabbet; manevi bağ nübüvvet kaynağından feyz almasına vesile olmuştur.
O yüzden görmeden bağlanmak, kalbî bir irtibatla feyz almak ve bu yolla terbiye görmek tasavvuf literatüründe “Üveysîlik” olarak anılmıştır.
Peygamber efendimiz başta olmak üzere, bizzat görmese de Allah dostlarının rûhâniyetinden istifade etmeye çalışan kimseye “Üveysî” denilmiştir.
Buna dair kaynaklarımızdan bir iktibas yerinde olacak.
İslam âlimlerinden Abdüllah Dehlevî hazretleri “Dürrü’l-me’ârif” kitâbında üveysiliği şöyle açıklıyor:
"Resûlullah’a ‘sallallahü aleyhi ve sellem’ veyâ evliyâdan birine üveysî olmak için, her gün tenhâ bir yerde iki rek’at namâz kılıp, bir Fâtiha okuyarak sevâblarını onun mubârek rûhuna göndermeli, bir müddet oturup hep onun rûhunu düşünmelidir. Birkaç gün sonra, onun üveysîsi olur.
Yine başka bir yerde diyor ki: Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” üveysîsi olmak isteyen, yatsı namâzından sonra, hayâlinde Resûlullah’ın iki mübârek ellerini tutup, "Yâ Resûlallah! Beş şey için sana bî’at eyledim: Bunlar, Kelime-i şehâdet, nemâz kılmak, zekât vermek, ramazan ayında oruç tutmak ve yola gücü yetenin hacca gitmesidir" demelidir. Birkaç gece böyle yapınca murâdına kavuşur. Bir velînin üveysîsi olmak için, tenhâ bir yerde iki rek’at namâz kılıp, sevâbını o velînin rûhuna göndermeli ve rûhunu düşünerek beklemelidir.
İşte ibadetlerini aksatmadan eda eden ecdadımız, muhabbet bağıyla da Peygamber efendimizi ve onun yolunda olanları düşünüyor, geçmişlerin ruhlarından istifade ederek nefsini terbiye ediyordu.

