Bayrama baba ocağına geldik. Yine her Kurban Bayramında olduğu gibi babamın standart kesim prosedürü uygulandı.
Bıçakların bilenmesiyle başlayan kıymaların paketlenmesiyle biten uzun bir mesai…
Bizde 30 senedir bir kaç istisnai durum hariç her kurban böyle geçer. Bu, aslında her Anadolu ailesinin evinde yaşanan şey. Ancak bu bayram biraz farklı bir manzara vardı.
Şimdi uzun uzun çocukluğumun kurban bayramlarını anlatmak isterdim ama sözü uzatmış olurum.
Kısa geçelim.
Maddi durumu olan orta halli herkes evinde kurban keserdi. Binaenaleyh bayram sabahı mahallede her sokakta kesilmeyi bekleyen hayvanlar görmeye alıştık. Yakın zamana kadar böyledi.
Belediyenin hijyen düzenlemeleriyle birlikte kesimler çiftliklere, kesimhanelere yöneldi. Ancak evi müsait olanlar yine aynı şekilde kesmeye devam ediyordu.
Bu bayram sabahı hayvanı kesmeye götürürken bütün mahalle pencerelere koşmuştu. Merakla bizim kesim işlemini seyrettiler. Artık çevremizde evi müsait olanlar da kesmeyi bırakmıştı. Çevrede sadece biz kalmıştık.
Kısacası kurbanda evinin bahçesinde hayvan kesmeyi sürdüren marjinal bir azınlık olduk.
Seyyahların gözünden Osmanlı sofraları
Bayram denilince akla yemekler gelir.
Bu bayram da İstanbul’un fetih yıldönümüne denk geldi. Fetih deyince haliyle Osmanlı tarihine dair eserlere göz atmaya başladım.
Seyahatnamelerde Osmanlı yemeklerine dair anlatılanlar dikkatimi çekti.
İki tanesini bu vesileyle paylaşmak istiyorum…
1544 yılında saraya kabul edilen Fransız Elçi Polin de la Garde elçilere verilen bir yemeği şöyle tasvir ediyor:
“Halıyı yere serdiler. Üzerine softa bezini serdiler. Bir sepet, beyaz poğaçayı ve tahta kaşıkları, sofra üzerine sırayla dizdiler. Çeşitli meyvelerle karıştırılmış, su dolu bir kavanoz ve iki adet topraktan çanağı da sofraya bıraktılar. Sarı pirinç ve beyaz pirinç ile dolu olan iki tabağı da sonrasında getirdiler. Tavuk parçaları ve irmik lapasıyla dolu, bir tabak daha geldi. Şekerli börekler de gelmişti. Kızarmış tavuklar, keklikler ve bıldırcınlar da yemekler arasında bulunmaktaydı. Tatlı olarak da şekere yatırılmış fıstık vardı. Herkes Türk usulü oturdu”
1433 yılında Edirne’yi ziyaret edip Edirne Sarayında Sultan II. Murad’ın sofrasına dâhil olan Fransız seyyah Bertrandon de la Broquiere de diyor ki:
“Türkler, pek az da gereği kadar da yeseler, daima yüksek sesle Allah’a şükrederler.”
“Onlar, yani Türkler birbirlerine karşı doğru sözlü ve şefkatli insanlardır. Yemek yerlerken, etraflarındaki fakirleri çağırıp, onlara da yemeklerinden verirler. İşte biz bunu yapmayız.”

