Yarın 14 Mayıs 1950 seçimlerinin 76. yıl dönümü. 14 Mayıs, Türkiye siyasi tarihi bakımından sıradan bir seçim tarihi değildir; Türkiye’de halkın ilk defa çok partili, yarışmacı, serbest ve adil bir seçimle iktidarı değiştirdiği gündür. Demokrat Parti’nin zaferiyle sonuçlanan bu seçim, tek parti döneminin kapanmasını ve modern Türkiye demokrasisinin fiilen doğuşunu temsil eder. Bu yüzden 14 Mayıs’ı sadece Demokrat Parti’nin veya Adnan Menderes’in zaferi olarak görmek eksik olur. Bu tarih, milletin devlet üzerindeki söz hakkını kazanmaya başladığı gündür.
Türkiye’de “Cumhuriyet” 1923’le özdeşleştirilmektedir. Ancak, otantik cumhuriyet fikri yalnızca bir devlet şekline değil, siyasi eşitliğe, halkın katılımına ve yöneticilerin vatandaş karşısındaki sorumluluğuna dayanır. Bu ölçüyle bakıldığında 1923 sonrasında kurulan düzenin gerçek anlamda bir cumhuriyet olduğu kolay kolay söylenemez. Zira o dönemde siyaset, vatandaşın serbest tercihiyle şekillenen çoğulcu bir alan olmaktan çok, tek merkezli bir parti-devlet yapısının kontrolündeydi.
Tek parti dönemi, siyasi iktidarın halkın ne dediğinden uzak şekilde bir merkezde toplanması bakımından otoriteryen; devlet tarafından yeni bir insan ve yeni bir toplum ortaya çıkarma iddiasıyla toplumsal hayata derin müdahalelerde bulunulması bakımından totaliteryen izler taşıyan bir projeydi. Vatandaşın inançları, kıyafeti, dili, gündelik hayatı, eğitim biçimi ve tarih algısı üzerinde devletin dönüştürücü eli sürekli hissedildi. Bu yüzden 14 Mayıs 1950, sadece bir hükûmet değişikliği değildir, vatandaşın bu tepeden inmeci totaliter projeye verdiği tarihî cevaptır.
Tek parti döneminde çoğulculuk arayışları bastırıldı. 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 1925’te kapatıldı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk muhalefet partisi olarak kabul edilen bu parti, çoğulcu siyasetin erken ve önemli bir denemesiydi. 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübesi de aynı şekilde kısa ömürlü oldu. Halkın alternatif arayışı görünür hâle gelir gelmez sistem bu hareketi de taşıyamadı. Bu iki tecrübe, tek parti düzeninin halkın serbest siyasi tercihini kabullenmekte ne kadar zorlandığını gösterir.
Türkiye’de 14 Mayıs 1950’de hayat bulan demokrasi bugüne kadar kesintisiz ve kusursuz işlemedi. Bürokratik vesayet, yüksek yargı müdahaleleri, askerî darbeler, muhtıralar ve parti kapatmalar demokrasi tarihimizin ağır kusurları olarak kayda geçti. 27 Mayıs 1960 darbesi ise sadece Demokrat Parti iktidarını devirmekle kalmadı; aynı zamanda 14 Mayıs ruhuna yönelik büyük bir saldırı oldu.
14 Mayıs iki ismi özellikle hatırlamayı gerektirir. Birincisi Adnan Menderes’tir. Menderes ve arkadaşları, vatandaşın taleplerini siyasete taşıyan, devletin millet üzerindeki baskısını azaltmaya çalışan bir hareketin öncülüğünü yaptılar. İkincisi ise İsmet İnönü’dür. İnönü’nün tek parti şefi olarak rolü elbette tartışmaya açıktır; fakat 1950 seçimini iptal etmemesi, seçim sonucunu tanıması ve iktidarı devretmesi, Türkiye’nin demokrasiye barışçıl geçişine katkıda bulunan bir davranıştır.
14 Mayıs, maalesef, Türkiye’de hak ettiği ölçüde anılmamaktadır. Resmî Kemalist endoktrinasyon ve yoğun propaganda, bu tarihi geri plana itmekte; 1923’ü mutlak başlangıç, 1950’yi ise tali bir olay gibi göstermektedir. Oysa Türkiye’de özgürlükçü ve demokratik bir tarih bilinci inşa edilecekse, 14 Mayıs merkeze alınmalıdır. Dindar muhafazakârların, liberallerin, demokratların ve CHP’nin günlük siyasetine karşı olup hâlâ onun resmî tarih felsefesinin gölgesinde kalan çevrelerin bu konuda daha açık ve cesur davranması gerekir.
14 Mayıs 1950, Türkiye’de milletin sandık yoluyla iktidarı değiştirdiği, tek parti tahakkümünü gerilettiği ve modern demokratik sistemin kapısını açtığı gündür. Bu yüzden 14 Mayıs, sadece geçmişin hatırası değil, geleceğin de pusulasıdır.
14 Mayıs Hürriyet ve Demokrasi Günü bütün milletimize kutlu olsun.

