Siyasette zaman zaman rakibine karşı ağır, hatta haksız bir dil kullanabilir. Türkiye’de bunun örneklerini her iki tarafta da görmek mümkündür. İktidar çevrelerinde de muhalefeti dışlayan, onun meşruiyetini sorgulayan veya muhalif seçmenleri rahatsız eden sözler bazen ortaya çıkmaktadır. Bunları eleştirmek gerekir. Ancak, bana göre, bugün daha dikkat çekici problem, muhalefetin bazı kesimlerinde giderek yerleşen ve siyasi rakibi yalnız seçimlerde yenilmesi gereken bir aktör değil, âdeta bertaraf edilmesi gereken bir düşman gibi gören dildir.
Bunun son ve çarpıcı örneklerinden biri Berna Laçin’in bir paylaşımı oldu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçmesinin ardından Laçin sosyal medyada “İzmir daha önce de işgal edildi, korkma!” şeklinde bir mesaj yayımladı. Bu söz sıradan bir siyasi eleştiri sayılamaz, çünkü, İzmir’in Birinci Dünya Savaşı sonrasında Yunan ordusu tarafından işgal edilmesiyle, demokratik sistem içinde faaliyet gösteren bir siyasi partinin İzmir’de belediye yönetimini devralması arasında benzetme kurmaktadır.
Benzetmenin doğal sonucu son derece vahimdir. AK Parti bir siyasi rakip olmaktan çıkarılıp bir “işgal gücü” konumuna yerleştirilmektedir. Bunun devamında AK Parti’ye oy veren insanlar da ister istemez bu işgalin toplumsal dayanağı gibi gösterilmektedir. Oysa 2024 mahallî seçimlerinde Cemil Tugay yaklaşık yüzde 49, AK Parti adayı Hamza Dağ ise yaklaşık yüzde 37 oy aldı. Aradaki fark bir uçurum olmaktan uzak. Hamza Dağ’a oy veren yaklaşık bir milyon kişi de İzmirli, başka bir ülkenin askerleri değil. İzmir’de yaşayan, çalışan, vergi veren ve şehrin diğer bütün sakinleri kadar İzmirli olan vatandaşlar.
Siyasette kullanılan kelimelerin tarihsel ve ahlaki bir yükü vardır. “İşgal” bunlardan biridir. İşgalci, demokratik yarışın meşru aktörü değildir; ülkeden çıkarılması gereken yabancı bir güçtür. Dolayısıyla, rakibinizi işgalci olarak nitelediğiniz anda onu seçimle yenilecek siyasi rakip olmaktan çıkarır ve meşruiyet alanının dışına itersiniz. Böyle bir dil yalnız siyaseti sertleştirmez; toplumun farklı kesimlerini birbirine yabancılaştırır ve siyasi rekabeti düşmanlığa dönüştürür.
Demokrasi tam da burada sınanır. Demokrasi yalnız bizim desteklediğimiz partinin seçim kazanma hakkını kabul etmek değildir. Hoşlanmadığımız partinin de seçim kazanabileceğini, belediye yönetebileceğini ve iktidara gelebileceğini meşru görmek demektir. Rakibinizi hain, işgalci veya düşman olarak göstermeye başladığınız anda demokratik rekabetin zemini zayıflar ve siyaset bir varoluş mücadelesine dönüşür.
Muhalefetin bazı kesimlerinde uzun zamandır görülen temel problem de budur. Kendi siyasi ve ideolojik tercihini ülkenin doğal ve tartışılmaz ölçüsü sayan bir anlayış, farklı tercihlere sahip milyonlarca vatandaşı kolaylıkla “yanlış tarafta” veya ülkenin gerçek sahibi olmayan insanlar gibi görebiliyor. Berna Laçin’in sözü bu zihniyetin kaba, çirkin ve çarpıcı bir dışavurumudur.
Burada ifade hürriyeti bakımından da bir ayrım yapmak gerekir. Bir sözün siyaseten çirkin, yanlış veya terbiyesiz olmasıyla ceza hukuku bakımından suç oluşturması birbirinden farklıdır. Laçin gibilerin sözlerine verilecek cevap, mümkün olduğu ölçüde, ceza soruşturması değil, güçlü siyasi ve ahlaki eleştiri olmalıdır. İfade hürriyeti yanlış söz söyleme hürriyetini de kapsar; fakat yanlış sözün eleştiriden muaf olması anlamına gelmez.
Muhalefeti hain veya gayrimeşru göstermek nasıl yanlışsa, iktidar partisini işgalci gibi göstermek de yanlıştır. Ancak, demokratlık iddiasını öne çıkaran muhalefetin, rakibinin ve rakibine oy veren insanların meşruiyetini tanıması özellikle önemlidir. Siyasi rakip işgalci değildir. Ona oy veren vatandaş da düşman değildir. Demokrasi, rakibi sevmeyi değil, onun meşru biçimde var olma, yarışma ve iktidara gelme hakkını kabul etmeyi gerektirir.

