Noam Chomsky, ABD’de yaşayan emekli ve yaşlı bir akademisyen. Bazılarına göre bir düşünür veya öncü bir figür. Kendisinin sosyalizmin dünya çapında en önde gelen temsilcilerinden ve savunucularından biri olduğu söylenebilir. Hemen her yerde olduğu gibi Türkiye’de de epeyce hayrana ve takipçiye sahip.
Chomsky modern akademinin en tartışmalı figürlerinden biri. Dilbilim alanında, özellikle üretici dilbilgisi yaklaşımıyla çığır açtığı inkâr edilemez; bu yönüyle akademik dünyada kalıcı bir iz bırakmıştır. Keşke sadece bu alanla sınırlı kalsa ve akademik dünyada alanındaki katkılarıyla hatırlansa ve saygıyla anılsaydı. Ne var ki Chomsky başka mecralara yelken açtı ve entelektüel itibarı, sosyalizm hayranlığına -hatta hastalığına- ilaveten siyasi tutumları ve ahlaki sezgileri söz konusu olduğunda ciddi biçimde sarsılmakta.
Chomsky’ye yöneltilen en ağır eleştirilerden biri, Kamboçya’da Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerler rejiminin gerçekleştirdiği kitle katliamları karşısındaki tutumudur. 1970’lerin sonlarında, rejimin işlediği suçlara, yaptığı katliamlara sırf sosyalist olduğu ve sosyalizm yolunda ilerlemeye çalıştığı için sahip çıktı. Sonraki yıllarda Pol Pot rejiminin korkunç katliamlarına ve insanlara yaptığı zulümlere dair gittikçe artan tanıklıklar ve belgeler ortaya çıktı. Chomsky bu bilgileri ya küçümsedi ya da Batı propagandasının ürünü olarak gördü. Daha da önemlisi, katliamların varlığı ve ayrıntıları tartışmasız biçimde netleştikten sonra bile, açık bir öz eleştiri yapmadı ve hatalı değerlendirmeleri için genel olarak insanlardan ve bilhassa yanılttığı kimselerden özür dilemedi. Bu tutumu onun ahlaki sorumluluktan kaçınan bir entelektüel olarak konumlandırılmasına yol açtı. Elbette o, bu bakımdan tek kişi değildi, ama tanınmış ve sözü dinlenen bir insan olması onu aynı hataya düşmüş olan diğer kimselerden daha öne çıkardı. Bu durum, Chomsky’nin insan hakları söyleminin seçici ve ideolojik olduğu, kendi kafasına yakın -yani sosyalist- rejimler tarafından yapılan yanlışları göremediği veya görmezden geldiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi ve yoğunlaştırdı.
Benzer bir ideolojik katılık veya körlük, Chomsky’nin piyasa ekonomisinde vuku bulmakta olan çalışan-çalıştıran ilişkilerine dair analizlerinde de görüldü. İşçi-işveren ilişkilerini “ücretli kölelik” kavramıyla açıklaması, analitik derinlikten ziyade sloganik ve çok cahilce bir yaklaşımı yansıtmaktaydı. Bu benzetme, modern toplumlarda hukuki serbestlik, sözleşme özgürlüğü, çıkar ortaklığı ve toplumsal hareketlilik gibi unsurları görmezden gelerek, karmaşık ekonomik ilişkileri indirgemeci bir çerçeveye hapsetmekteydi. Böylece Chomsky, açıklamak istediği gerçekliği aydınlatmak yerine, ideolojik bir şablona uydurmaya ve dışlamaya hizmet etmiş oldu.
Chomsky’nin kamuoyundaki imajını daha da tartışmalı hâle getiren unsurlardan biri de, Jeffrey Epstein ile kurduğu temaslara ilişkin ortaya çıkan bilgilerdir. Her ne kadar Chomsky bu ilişkiyi sınırlı ve akademik nitelikte olarak tanımlamış ve herhangi bir suistimal iddiasını reddetmiş olsa da, böylesi bir figürle kurulan temasın etik boyutu, doğal olarak, ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Bu mesele, Chomsky’nin ahlaki hassasiyetleri konusunda zaten var olan şüpheleri derinleştirmiştir.
Sonuç olarak, Noam Chomsky, dilbilim alanındaki katkılarıyla saygı görmesi gereken; ancak siyasi yargıları, tarihsel körlükleri ve ideolojik saplantılarıyla eleştirilmeyi ve takipten uzak durulmayı hak eden bir entelektüeldir. Chomksy örneği, akademik dehanın ahlaki ve siyasi basiretle zorunlu olarak örtüşmediğini çok açık biçimde göstermektedir.

