Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Çifte standartlı ABD
0:00 0:00
1x
a- | +A

Soğuk Savaş döneminde uluslararası siyaset daha çok iki blok arasındaki rekabet üzerinden okunuyordu. Bir tarafta Sovyetler Birliği liderliğindeki komünist blok, diğer tarafta ise Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki Batı dünyası vardı. Bu dönemde Amerika, genellikle “hür dünyanın lideri” olarak tanımlanırdı. Bu niteleme tamamen temelsiz değildi. Sovyet sistemi tek parti diktatörlüğüne dayanıyor, siyasal çoğulculuğu reddediyor ve temel hak ve özgürlükleri ciddi biçimde çiğniyordu. Sovyetler Birliği ile karşılaştırıldığında ABD’nin liberal-demokratik değerleri temsil ettiği açık bir gerçekti.

Ancak, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması uluslararası sistemde yeni bir dönemi başlattı. Dünya iki kutuplu bir ideolojik rekabetten çıktı, çok karmaşık bir güç ilişkileri ağı içinde işler hâle geldi. Bu değişim, ABD’nin kendisini hangi değerler üzerinden meşrulaştırdığı sorusunun daha açık biçimde tartışılmasına sebep oldu. Çünkü Sovyetler Birliği’nin varlığı, bir bakıma, ABD’yi ve politikalarını değerlendirmede bir referans noktası oluşturuyordu. Bu referans ortadan kalktığında, Amerika’nın demokrasi ve insan hakları söyleminin ne ölçüde ilkesel olduğu sorgulanmaya başladı.

Bugün ABD dış politikasını sık sık demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi değerler üzerinden temellendirdiğini iddia etmektedir. Çeşitli ülkelere yönelik eleştirilerini veya fiilî müdahalelerini bu kavramlara atıfla meşrulaştırmaktadır. Ne var ki bu çizginin çoğu zaman tutarlı biçimde takip edilmediği görülmektedir. ABD’nin bazı otoriter rejimlerle yakın ilişkiler kurması, buna karşılık bazı otoriter ülkeleri sert biçimde hedef alması, “çifte standart” uyguladığını göstermektedir.

Bu durumun en açık örneklerinden biri Orta Doğu’da görülebilir. ABD uzun yıllardır Mısır, Ürdün ve çeşitli Körfez ülkeleri ile yakın siyasi ve askerî ilişkiler sürdürmektedir. Oysa bu ülkelerin önemli bir kısmında demokratik kurumlar ya hiç yoktur ya da çok zayıftır, siyasal muhalefete izin verilmez ve insan hakları konusunda ciddi sorunlar mevcuttur. Buna rağmen ABD bu ülkelerle hem askerî iş birliğini sürdürmekte hem de onlara ekonomik ve diplomatik destek sağlamaktadır.

Buna karşılık ABD’nin diğer bazı diktatörlüklere yönelik tavrı çok daha serttir. Örneğin İran uzun süredir ağır ekonomik yaptırımların hedefidir. Aynı şekilde, Küba da onlarca yıldır Amerikan ambargosu altında yaşamaktadır. Bu yaptırımların gerekçeleri arasında çoğu zaman demokrasi eksikliği, insan hakları ihlalleri ve otoriter yönetim biçimleri sayılmaktadır. Elbette İran ve Küba’nın siyasal sistemleri ciddi eleştirileri hak etmektedir. Fakat aynı eleştirilerin ABD’nin yakın müttefiki olan bazı rejimler için neredeyse hiç dile getirilmemesi dikkat çekicidir.

Bu tablo, dış politikanın çoğu zaman ahlaki ilkelerden ziyade stratejik çıkarlar tarafından şekillendirildiğini düşündürmektedir. Devletler uluslararası ilişkilerde genellikle güvenlik, enerji kaynakları, jeopolitik konum veya ekonomik çıkarlar gibi faktörleri öncelikli görürler. ABD de bu çizgiden uzakta değildir. Demokrasi ve insan hakları söylemi çoğu zaman ABD dış politikasını meşrulaştıran bir retorik işlevi görebilirken, fiilî kararlar daha çok jeopolitik hesaplara dayanabilmektedir. ABD kendi çıkarlarının gerektirdiğini düşündüğünde otoriter rejimlerle rahatlıkla iş birliği yapabilmektedir.

Bu yüzden, ABD’nin demokrasi ve insan hakları söylemi ile dış politika uygulamaları arasında önemli bir çelişki vardır. Bu durum, ABD’nin uluslararası alandaki meşruiyetini zaman zaman tartışmalı hâle getirmektedir. Eğer demokrasi ve insan hakları gerçekten evrensel değerler olarak savunulacaksa, bunun, dost veya rakip ülke ayrımına gitmeksizin, tutarlı biçimde yapılması gerekir. Aksi takdirde, bu kavramlar, ABD dış politikasında olduğu gibi, evrensel ilkeler olmaktan ziyade, kaba güç politikasının araçları olarak algılanacaktır.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...