Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM’nin yeni yasama yılının açılışında mühim bir noktaya temas etti. Türkiye’de “salt iktidar karşıtlığı üzerine kurulu cephe siyasetinin” artık geride bırakılması gerektiğini söyledi. Siyasetin, rakibin düşmanlaştırıldığı bir yıpratma savaşına dönüşmemesi gerektiğini ve farklı fikirlerin demokrasinin zenginliği olduğunu vurguladı.
Demokratik siyaset farklılık üzerine kurulur. Birden fazla siyasi partinin bulunmasının anlamı da budur. Partiler ekonomi, dış politika, eğitim, sosyal politika veya ülkenin temel meselelerine bakışta birbirlerinden çok farklı görüşlere sahip olabilir. İktidara gelmek için rekabet eder. Problem, siyasi rekabetin bir meşruiyet mücadelesine dönüşmesiyle başlar. Cephe siyasetinde rakip, yanlış politikalar izleyen fakat meşru bir siyasi aktör olmaktan çıkar; karşı tarafta bulunan ve mümkünse tasfiye edilmesi gereken bir düşman hâline gelir. Böyle olunca siyaset fikirlerin ve politikaların yarıştığı bir alan olmaktan uzaklaşır...
Türkiye’de bu anlayışın tarihsel kökleri var. Kemalist siyasal zihniyette kendi değerlerini, tarih anlayışını ve hayat tarzını siyasi meşruiyetin ölçüsü sayma eğilimi görülmektedir. Bunun arkasında tek parti döneminde CHP ile devletin büyük ölçüde iç içe geçmiş olmasının bıraktığı tarihsel miras da vardır. Demokratik siyasetin ölçüsü halkın tercihi olmaktan çıkıp belirli bir ideolojik çevrenin onayına bağlandığında ise seçilmiş iktidarlar dahi tam anlamıyla meşru kabul edilmeyebilir.
Bu zihniyetin en çarpıcı ifadelerinden biri 2008’de üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılmasının tartışıldığı günlerde Prof. Dr. Türkan Saylan’dan gelmişti. Saylan’ın şu sözleri kayıtlara geçti: “Biz asılız ve vekillerimiz var. Seçtik veya başkaları seçti. Saygı duyuyoruz. Çoğunluğu aldılar. Dolayısıyla bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye’de olması mümkün değil.” Ardından Adnan Menderes’e gönderme yaparak “Ne oldu sonuçta? Onlar ne oldu?” diye sorması da aynı konuşmanın dikkat çekici bir kısmıydı.
Bu sözler, Türkiye’de belirli Kemalist çevrelerde uzun süre etkili olmuş bir siyaset anlayışını son derece berrak biçimde yansıtıyor. Özellikle “çoğunluğu aldılar” denildikten hemen sonra “bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye’de olması mümkün değil” sonucuna ulaşılması demokratik meşruiyet anlayışı bakımından düşündürücüdür. Buradaki “biz” kimdir? Seçilmiş çoğunluğun üzerinde duran, bazı temel konularda son sözü söyleme hakkını kendisinde gören bir toplumsal ve ideolojik zümre mi?
Demokratik sistemde meşruiyetin ölçüsü herhangi bir parti, ideoloji veya sosyal kesim olamaz. Bir parti başka bir partiyi beğenmediği için o parti gayrimeşru hâle gelmez. Bir siyasi hareketi sert biçimde eleştirebilir, programını yanlış bulabilir, liderlerini başarısız görebiliriz. Fakat bu durum o hareketin ve ona oy veren milyonlarca insanın demokratik meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aynı ilke iktidar için de muhalefet için de geçerlidir. Demokratik siyaset, rakibin var olma ve iktidar için yarışma hakkını kabul etmeyi gerektirir.
Cephe siyasetinin asıl tehlikesi parti mücadelelerini toplumun tamamına yaymasıdır. İnsanlar birbirlerine vatandaş veya siyasi rakip olarak değil, karşı cephelerin mensupları olarak bakmaya başlar. Her mesele bir varlık-yokluk kavgasına dönüştürülür. Böyle bir ortamda uzlaşma, müzakere ve ortak meselelerde birlikte hareket etme imkânı azalır. Siyaset toplumsal gerilimi yönetmek yerine onu sürekli yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.
Oysa demokratik sistemin mantığında iktidar ile muhalefet yer değiştirebilir. Bugünün iktidarı yarının muhalefeti, bugünün muhalefeti yarının iktidarı olabilir. Bunu kabul etmek demokratik zihniyetin en temel şartlarından biridir.
Türkiye’nin ihtiyacı siyasi farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Tam tersine, güçlü, sert ve canlı bir demokratik rekabete ihtiyaç vardır. Ancak rekabet, karşı tarafın meşruiyetini reddetmeye dönüşmemelidir. Demokrasi rakibi yok etmek değil, onun var olma hakkını kabul ederek onunla yarışmaktır. Cephe siyaseti toplumu birbirine düşman bloklara ayırır; demokratik siyaset ise büyük farklılıklara rağmen insanların aynı siyasal düzen içinde birlikte yaşayabilmelerini mümkün kılar.

