Günümüzde Osmanlı aleyhine en çok kullanılan argümanlardan birisi Osmanlıların Türk’e ve Türklüğe karşı olumsuz baktığı görüşüdür. Bir kısım çevreler özellikle “Devşirme Sistemi”ni öne sürerek Osmanlının Türkleri ikinci plana attığını iddia etmektedirler. Hatta daha da ileri gidilerek Türk düşmanlığı ile suçlamaktadırlar. Peki gerçekler böyle midir? Osmanlı, Türk düşmanı mıydı?
Öncelikle şunu söylemeliyim ki bunu iddia edenler ne devşirme sistemini, ne devşirme sisteminin Osmanlıya faydalarını ne de Türklere devlet kapısının kapanıp kapanmadığını bilmektedir! Sadece mutlak doğru imiş gibi ortaya bir iddia atmaktadırlar.
Bunlar tamamen maksatlı hareket etmektedirler. Böylece sistemli bir şekilde, Osmanlı Devleti’nde Fatih’ten itibaren bütün yöneticilerin Türk olmayan devşirme kökenli kişilerden seçildiği algısını oluşturmaktadırlar. Bu, Türkçülüğün bilhassa ön plana çıktığı Tanzimat kafalılarca ortaya atılan tezlerden biridir. Fakat tamamıyla yanlış ve kasıtlı bir tezdir...
İlk olarak şunu bilmek gerekir ki üstün zekâlı ve geleceği parlak Hıristiyan çocuklarının alınıp üst düzey devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun mektebi, I. Murad Han zamanında oluşturuldu. Bu mektepten yetişip taşrada göreve başlayan gençler, Fatih dönemine gelindiğinde, artık devlet kademelerinde en üst seviyelere kadar gelmiş bulunuyordu. Fatih’in bunlardan istifade etmemesi düşünülemezdi. Evet, fazlasıyla bu devlet adamlarından yararlandılar. Ancak “Türklere devlet daireleri kapandı” tezi tam bir yalandır. Yalandan da öte sistemli bir iftiradır. Nitekim Fatih’in son veziriazamı Karamani Mehmed Paşa Türk’tü.
Sonraki dönemlerde de Çandarlı İbrahim Paşa, Piri Mehmed Paşa, Lala Mehmed Paşa Özdemiroğlu Osman Paşa, Kemankeş Ali Paşa, Öküz Mehmed Paşa, Tayyar Mehmed Paşa, Bayram Paşa, Deli Hüseyin Paşa ve Boynueğri Mehmed Paşa gibi Türk kökenli devlet adamları sadrazamlık görevlerinde bulunmuşlardır.
Öte yandan diğer devlet görevlerinde de sayısız Türk devlet adamları hizmet vermiştir. Nitekim şeyhülislâm, kazaskerler ve kadılar başta olmak üzere ulemanın hemen hemen tamamı Türk’tür. Bu görevlerde nadiren başka milletten insanlara rastlanılırdı. Yine defterdarlık, nişancılık, reisülküttaplık, defter eminliği gibi üst düzey bürokratların büyük bölümü Türklerden müteşekkildir. Ayrıca bu bürokratlarla beraber görev yapan kâtip, şakirt, mülazım gibi görevliler, yani memurlar da Türk’tü. Akıncılar neredeyse tamamen Türklerden teşkil edildiği gibi donanma komutanlarından da Türk kökenli olanlar az değildi. Osmanlı Devleti’nde bu kadar etkili ve yetkili Türk asıllı devlet adamını görmemek en basit ifadeyle tarihe kör bakmaktır!..
Şunu da unutmayalım ki devşirmeler, Osmanlı sistemine kazandırılmak için Türk köylülerine verilirdi. Bu uygulamaya “Türk’e vermek” deniliyordu. Bu şekilde devlet kademelerinde görev yapan devşirmeleri Türk’ten ayırdetmek imkânsızdı. Onlar öyle bir kültür içerisinde yetişirdi ki tam manasıyla Türk gibi inanır, düşünür, İslam’a ve Türk devletine sadıkane hizmet ederdi...
Gerçekleri görmek!
Aslında, Enderun mektebinde yetişerek idarede hâkim duruma gelmeleri dolayısıyla kötülenen ve Türk ırkından olanlara devlet dairelerini tıkamakla itham olunan Osmanlı devlet adamlarının kimlikleri ve kişilikleri üzerinde dikkatle durmak gerekir. Zira bu sayede Osmanlıların Türklere değer vermediğini söyleyenlerin gerçek maksatları anlaşılmış olacaktır. O zaman bu iddiayı ortaya atanların, bırakın Türk dostu olmayı tam bir Türk düşmanı oldukları net bir şekilde ortaya çıkacaktır!..
Bakınız tarihlerimizde Osman Bey’in can dostu ve silah arkadaşı olarak ün yapan Köse Mihal Bey aslen Rum’du. Bilahare Müslüman olarak hizmete atıldı. Gazi Mihal Bey sadece kendisi ilk dönem fetihlerde rol almakla kalmadı, oğulları ve torunları da iki yüz yıl uç bölgelerinde “serdengeçti” sıfatıyla hizmet ettiler. Adlarını en meşhur akıncı boyu, "Mihaloğulları" olarak tarihe kazıdılar. Bu akıncılar hangi aşk ve idealle çarpışıyorlardı?
Fatih’in ilk ve ne yazık ki Türk soyunun son sadrazamı gibi gösterilen Çandarlı Halil Paşa asırların ideali İstanbul’un fethine her fırsatta karşı çıkarken, Rum asıllı Zağanos Paşa hemen her harp divanında bu güzide şehrin fethi yönünde ağırlığını koyuyor, başta Akşemseddin hazretleri olmak üzere ulemanın desteğini de görüyordu.
Yine Rum asıllı olup Fatih döneminde veziriazamlık mevkiine kadar çıkan Mahmud Paşa, bu büyük Türk hakanının hemen hemen bütün seferlerine iştirak etti. "Velî" lakabıyla da anılan Mahmud Paşa âlim, fazilet sahibi, tedbirli iyi bir devlet adamı ve muvaffakiyetli bir vezir idi. Başta İstanbul olmak üzere gerek Rumeli gerekse Anadolu’nun birçok şehrinde mescit, medrese, imaret, han, hamam ve camiler yaptırarak hizmete sundu.
Fatih Sultan Mehmed zamanında başarılarıyla şöhret kazanmış değerli devşirme kumandanlarından biri de Arnavut veya Sırp asıllı olduğu belirtilen Gedik Ahmed Paşa idi. Bazı tarihçilerimizce sergerde ve dönme gibi lakaplarla yerden yere vurulan bu kudretli kumandan nice başarılarının yanı sıra Ceneviz sömürgelerinden Kefe, Sudak ve Azak ile Ege’de Kefalonya, Zanta ve Ayamavra’yı Osmanlı devletine kazandırdı. Otranto’yu fethederek İtalya’nın zaptına gidecek yolu açmıştı...
Rum aslından geldiği belirtilen Makbul İbrahim Paşa, Kanuni dönemine yakışır bir diplomat, değerli bir devlet adamı idi. Yine Kanuni’nin son döneminde sadaret mevkiine gelip on dört yıl fasılasız görev yapan Sokullu Mehmed Paşa bir siyaset dehası olarak nam kazanıyor, dünyayı avuçlarının arasında oynatıyordu...
Bunları yüzlerce binlerce çoğaltabilirsiniz. Sadece Mimar Sinan’ın bir Ermeni devşirmesi olduğunu düşünürseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Öte yandan son dönemde bizim Türk diye övündüklerimiz ne yaptı acaba? Yeni Mimar Sinan’lar yetiştirmek yerine Mimar Sinan’ın mezarını açıp ölçmek için kafatasını aldılar ve ne hazindir ki kafatasını da kaybettiler. Bir dönemler Barbaros Hayreddin Paşa’nın türbesini çöplük yapmışlardı. Bu muydu Türklük?!
Düşmanının tuzaklarını tanı!
Maalesef işin can alıcı kısmı "Devşirme Sistemi" diye Osmanlıyı kötüleyenlerin temel amacı İslam düşmanlığıdır. Fakat İslam’a açıkça düşmanlık edemediklerinden böyle dolaylı yollardan saldırmaktadırlar. Bunu da güya Türkçülük adına yapmaktadırlar. Türk gençlerini zehirlemek isteyen İngiliz gizli servislerinin projesidir bu. İngilizler İslam’ın, millî özellikleri yok edici etkilerinden bahsederek Osmanlıların Türklüklerini koruyamadığı gibi hezeyanlarda bulunmuşlardır. Maalesef Orhan Türkdoğan gibi İslami hassasiyeti bulunan Türkçü akademisyenlerimiz dahi bu kabil hatalara düşmüşler ve bu propagandanın tesirinde kalarak Osmanlıların doğudaki akrabalarını unuttuklarını iddia etmişlerdir.
Şunu açık bir şekilde ifade etmek gerekir ki Resulullah Efendimiz Arap asıllı idi. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmişti. Dolayısıyla O, insanları Arap olmaya değil, Müslüman olmaya davet ediyordu. Bu itibarla İslamiyet, dünyanın dört bir yanında her milletten halklar arasında rahatlıkla revaç buldu, yayıldı...
Türkler İslamiyet’le tanışmadan evvel Mani, Buda, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin kıskacı altında bulunuyordu. IV. asrın sonunda Dinyeper ile Aral Gölü’nün doğusundaki Hunlar batıya göç ederek Tuna’yı aşıp Balkanlara girmişlerdi. 434 yılında Attila, bu Hun devletinin başına geçince ülke sınırlarını Volga Nehri’nin doğusundan bugünkü Fransa’ya kadar uzattı. Ancak bu büyük devletin üzerinden yüzyıl dahi geçmeden bırakınız hâkimiyet duygularını, millî benlikleri de yok olmuş bulunuyordu. Avarlar da aynı akıbete uğradı...
Yine İslam dünyasına girmeyen Peçenek, Uz ve Kumanlardan Tuna’yı aşarak batıya giriş yapanlar 600 binden ziyade olarak rivayet olunuyordu. Özellikle Balkanlar’da yüzyıl önemli roller üstlenen bu Türk toplulukları da çok geçmeden dağıldılar, Slavlaştılar ve eriyip gittiler...
Oysa meşhur Türk mütefekkir ve sosyoloğu Prof. Dr. Erol Güngör’ün ifadesiyle: “Türkler İslamiyet sayesinde birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk yok gibidir ve Müslüman olunca kendini kaybedip yok olan bir Türk topluluğu da mevcut değildir.”
Erol Güngör merhumun bu ifadeleri, aynı zamanda, İslamiyet’in millî kimliği yok etmek değil, bilakis korumakta olduğunun da delili gibidir. Zira 400 yıl Osmanlı idaresinde rahat ve huzur içerisinde memnun ve mesut olarak yaşamış onlarca millet, kültür ve kimliklerini hiç bozulmadan muhafaza ettiler. Hatta devletimizi yıkmak isteyen dış mihraklar da onların bu konumlarından istifade yolunu tuttular.
Bakınız bugün de Avrupa’ya çalışmak için giden Türklerin, çocuklarına millî kimliğini muhafaza ettirebilmeleri ancak İslamiyet sayesinde mümkün olabilmektedir. Dinlerini unutan gençlerin kısa bir süre içerisinde asimile olmaya maruz kaldıkları görülmektedir.
Asil Türk gençleri Türk ve İslam düşmanlarının oyunlarına gelmemelidir!
TEFEKKÜR
Bir sâyedir ihtişâm-ı dünyâ
Tevkîf olunur mu sâye âyâ
Abdülhak Hâmid
(Şu dünyanın ihtişamı bir gölgedir,
Gölge, elde tutulabilir mi hiç?)

