Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Habermas’ın hataları
0:00 0:00
1x
a- | +A

Jürgen Habermas’ın 14 Mart’ta ölümü sadece Türkiye’de değil bütün dünyada ya büyük övgülerle ya da sessizlikle karşılandı. Çok sayıdaki övgünün, Habermas’ın düşünce dünyasında bıraktığı etkinin büyüklüğünü gösterdiği söylenebilir; ancak, etki ile haklılık aynı şey değildir. Karl Marx örneğinde görüldüğü gibi, bir düşünürün çok konuşulması, onun fikirlerinin sağlam, özgürlükçü ve insanlık için hayırlı olduğu anlamına gelmez. Habermas da çoğu zaman abartılmış bir entelektüel şahsiyettir.

Habermas 10 yaşında Nazi gençlik yapısının bir parçası olan Deutsches Jungvolk’a katılmıştı. Deutsches Jungvolk, 10-14 yaş arası erkek çocuklar için Hitlerjugend’un (Hitler Gençliği) alt koluydu. Daha sonra, 14 yaş civarında, Hitler Gençliği yapılanmasına geçti. Ancak, totaliter Almanya’da bu örgütlere üyelik zorunluydu. Bu üyeliklerden dolayı Habermas’ı sorumlu tutmak doğru ve mantıklı olmaz. Daha olgun çağlarında ise, komünist blokun 1989-1991’deki Kadife Devrim sonucu çöküşüne kadar, totaliter sosyalist çevrelerde gezindi...

Habermas’ın temel problemi, özgürlüğü kendiliğinden oluşan bir toplumsal düzenin değil, büyük ölçüde kurucu rasyonalist bir şekilde tasarlanmış bir kamusal iletişim rejiminin ürünü gibi düşünmesiydi. Onun “iletişimsel akıl”, “kamusal müzakere” ve “rasyonel uzlaşım” vurgusu ilk bakışta cazip gelebilir. Fakat, klasik liberal gelenek, toplumsal hayatın merkezinde, uzlaşmadan çok çoğulluk, rekabet, farklılık ve dağınık bilginin bulunduğunu söyler. Hayek’in bilgi problemi açısından bakıldığında, toplum bir merkezî aklın veya idealize edilmiş bir tartışma etiğinin yönetemeyeceği kadar karmaşıktır. İnsanlar çoğu zaman uzlaşmaz; buna rağmen barış içinde yaşayabilir. Bunun sebebi, mükemmel iletişim değil; hukukun üstünlüğü, mülkiyet hakları, sözleşme serbestisi ve sınırlı devlettir.

Habermas’ın kapitalizme yönelik kuşkucu yaklaşımı da ikna edici olmaktan uzaktır. Onun “meşruiyet krizi” türünden tezleri, demokratik kapitalist toplumların kendi iç çelişkileri yüzünden çöküş eşiğinde olduğunu ima eder. Oysa, 20. yüzyıl tecrübesi tersini göstermiştir. Meşruiyet krizinin en ağır biçimleri piyasa ekonomilerinde değil, baskıcı ve kolektivist sosyalist rejimlerde ortaya çıkmıştır. İnsanları susturan, ekonomik hayatı devletleştiren ve siyaseti toplumun her hücresine yayan sistemler, tam da Habermas’ın eleştiremediği sosyalist ve komünist tecrübelerdi. Özgür toplumların kusurları elbette vardır; ama bunlar, totaliter veya yarı-totaliter rejimlerin yol açtığı ahlaki ve siyasi felaketlerle aynı seviyede ve ağırlıkta değildir.

Daha da önemlisi, Habermas’ın komünist suçlarla faşist suçlar arasında bir ahlaki paralellik kurulmasına ve komünist suçların da faşist suçlar gibi soruşturulmasına karşı çıkmasıdır. Bu, onun eleştirel teorisinin ideolojik sınırlarını açığa vurur. Aslında mesele çok nettir: İnsan haklarını, hukuku, mülkiyeti ve özgürlüğü sistematik biçimde çiğneyen her rejim mahkûm edilmelidir. Cinayet, baskı, sürgün, sansür ve zorla kolektifleştirme, failin sağdan ya da soldan gelmesine göre farklı ahlaki muamele görmemelidir. Faşist suçlara karşı haklı olarak sergilenen tarihsel duyarlılığın komünist suçlar karşısında gösterilmemesi entelektüel dürüstlükle bağdaşmaz.

Habermas’ın savunduğu müzakereci süreç, çoğu zaman gerçek siyasetin sertliğini ve insan doğasının sınırlılıklarını olduklarından daha iyimser okur. Klasik liberalizm ise insanın kusurlu olduğunu, aklın dağınık çalıştığını ve gücün her zaman ve mutlaka sınırlandırılması gerektiğini kabul eder. Bu yüzden, Habermas’tan daha az görkemli ama daha gerçekçi bir siyaset felsefesi sunar.

Habermas fikir dünyasında etkili olmuştur; ama, özgürlükçü bir düşünür değildir. Onun mirası, özgür toplumsal düzenin temellerini açıklamaktan çok, özgürlükçü düzeni fazla teorik ve abartılı derecede iyimser bir daimî müzakere modeline indirgeme eğilimi taşımaktadır.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...