Kadıköy sahiline cami yapılmasına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Bu fikri destekleyenler yanında eleştirenler ve şiddetle karşı çıkanlar da var. Bu tür tartışmalar yeni olmaktan uzak. Daha önce Taksim’e cami yapılması meselesinde de benzer tartışmalar hatta didişmeler vuku bulmuştu. Taksim’e cami yapıldı. Üstelik bu cami hem gayet güzel bir yapı hem de semtte sadece ibadet yeri ihtiyacını değil, bir külliye olarak -kitabevi, konferans salonu, kafe, otopark gibi- diğer bazı ihtiyaçları da karşılamaya yönelik şekilde hizmet verme kapasitesine sahip. Kadıköy için de benzer bir proje gündemde…
Kadıköy’de cami inşa edilmesine yönelik itirazların bir kısmı, meseleyi, şehircilik ve kamusal alan tartışmasının ötesine taşıyarak, laikliğin ve cumhuriyetin korunması iddiasıyla temellendiriyor. Oysa burada tam da üzerinde durulması gereken nokta şudur: Laiklik, dinin kamusal hayattan bütünüyle silinmesi değil, devletin dinler, inançlar ve inançsızlık karşısında mümkün mertebe tarafsız kalması ve herkes için din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almasıdır. Bir yerde cami bulunması, o çevrede yaşayanlara Müslüman dindarlığının dayatılması anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir kilisenin veya sinagogun varlığı da çevredeki herkesi o inançların mensubu hâline getirmez. İbadethaneler, çoğulcu toplumların meşru ve tabii ihtiyaçlarıdır...
Türkiye’nin büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle bir toplumda, bilhassa nüfus yoğunluğu yüksek ve insan hareketliliği güçlü bölgelerde yeni ibadet mekânlarına ihtiyaç duyulması şaşırtıcı değildir. Kadıköy gibi merkezî ve sürekli kalabalık bir yerde cami ihtiyacının hiç doğmayacağını varsaymak, toplumsal gerçekliğe sırt çevirmektir. Meseleye özgürlükçü bir laiklik perspektifinden bakıldığında, temel soru “Buraya cami yapılmalı mı?” değil, “Toplumsal bir ihtiyaç varsa ve başkalarının hakları keyfî biçimde çiğnenmiyorsa, niçin yapılmasın?” olmalıdır...
Asıl sorun, bazı çevrelerin laikliği din ve vicdan özgürlüğü olarak değil, dinin görünürlüğünü ve insanları etkileme kapasitesini sınırlama projesi olarak anlamasıdır. Böyle bir laiklik yorumu özgürlükçü değil, vesayetçidir, baskıcıdır, dayatmacıdır. Geçmişte bu sapkın anlayışın çok vahim yansımalarına şahit olduk. Dinî alanı kamusal alandan dışlamayı ilericilik zannetmek, laikliği bir hürriyet ilkesi olmaktan çıkarıp ideolojik bir hayat tarzı dayatmasına dönüştürür. Oysa gerçek laiklik, dindarın da seküler hayat tarzını benimseyenin de kendisini emniyette hissettiği bir çerçevedir. Bir kişi camiye veya kiliseye gitmeye zorlanıyorsa, içki içmesi veya dilediği gibi yaşaması keyfî biçimde engelleniyorsa buna elbette itiraz edilmelidir. Fakat sırf bir bölgede cami yapılması, kendi başına böyle bir baskı yapılması ve bir dinî inancın dayatılması anlamına gelmez.
Taksim’de cami yapılmasını anormal saymak ne kadar yanlışsa, Kadıköy’de cami yapılmasını “belli bir semtin ele geçirilmesi” gibi görmek de o kadar yanlıştır. Şehirler, mahalleler hiçbir hayat tarzının mülkiyetinde değildir. Kadıköy, yalnızca sekülerlerin; Fatih yalnızca muhafazakârların; başka semtler yalnızca belli ideolojik-dinî kümelerin alanı olarak görülemez. Demokratik ortak hayatın özü, tam tersine, farklı inançların, hayat tarzlarının ve kültürel tercihlerin aynı kamusal dünyayı paylaşabilmesidir.
Bu yüzden, Kadıköy’e cami yapılmasına kategorik biçimde karşı çıkmak, laikliği savunmak değil, onu yanlış anlamaktır. Özgür bir toplumda önemli olan, belli mahalleleri belli kimliklere tahsis etmek değil, herkesin her yerde barış içinde yaşayabilmesidir. Laikliğin özü de tam burada yatar: Devletin inançlar arasında hakem olması değil, özgürlüğün güvencesi olması. "Kadıköy’de camiye gerek yok" demek, aslında "Kadıköy’de ortak hayata yer ve izin yok" demekle eş anlamlıdır...

