Bir işverene bir hizmet akdi ile bağımlı çalışma karşılığında elde edilen gelir olarak kısaca tanımlayabileceğimiz ücret gelirleri de, Gelir Vergisi Kanunu kapsamında vergilenen bir gelir türüdür. Ücret uygulamada, zam, tazminat, ödenek, avans, aidati huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı, satıştan pay, bahşiş dağımı, -ortaklık şeklinde olmamak kaydıyla- kârdan pay gibi çok çeşitli şekillerde ödenebilir. Ancak vergi hukukunda bir ödemenin adından ziyade özü önem taşıdığından, bunların ne ad taşıdığına bakılmaksızın ücret olarak vergilendirilir. Ücret gelirlerinin, ülkemizde tam olarak kavranıp vergilendirildiği söylenemez. Kayıt dışı istihdam yüksekliği veya ücretin bordroda tam olarak gösterilmemesi dolayısıyla, bu alandaki vergi kayıp veya kaçağının, azımsanmayacak boyutlarda olduğu bilinen bir gerçektir. Bunun temel nedeni ise, ücretlinin işverene maliyetidir. Zira, maliyet, ödenen ücretten vergi kesilmesi ve bu kesilen verginin vergi idaresine yatırılması ile bitmemektedir. İşverenin ayrıca karşıladığı maliyetler de söz konusudur. Örneğin, ücret üzerinden ödenen Sosyal Sigorta primlerinin büyük bölümü, işverenlerce karşılanmaktadır. Prim hesabında kullanılan alt ücret sınırındaki yaklaşık % 60 derecesindeki artış, yeni bir faktör olarak karşımıza çıkmıştır. Kanun, prim hesabında kullanılmak üzere, asgari ücretin dışında, ayrıca bir asgari ücret belirlemiştir. Prim hesabında kullanılan bu asgari ücret, normal ve bilinen asgari ücretin epeyce üzerindedir. Aradaki farka tekabül eden SSK primi de işverenlerce karşılanmaktadır. İşçilere ayın olarak sağlanın menfaatlerin büyük kısmı, vergiye tabidir ve bu vergi işveren tarafından karşılanmaktadır. İşçi ile işveren arasındaki menfaat çatışmasından kaynaklanan ve ücretlerin bordroya tam olarak yansımasını sağlamak amacına da hizmet etmesi gereken müesseseler, bu konuda maalesef tam olarak başarılı olamamıştır. Bu menfaat çatışması, aslında ekonomik açıdan son derece önemlidir. İşverenin maliyetlerini düşürmek amacıyla, ilk bakışta, ücreti kayıt dışı tutması veya düşük göstermesi, kendisinin menfaatine gibi görünmektedir. Ancak bu menfaat, göründüğü kadar yüksek bir menfaat değildir. Zira bu defa işveren, ücreti gider yazamadığı için, daha yüksek vergi ödemesi sonucu doğmaktadır. Buna karşılık ücretin tam olarak kayıtlara intikali, işçinin lehinedir. Zira, bunun sonuçlarını, özellikle emekli olduğunda kendisine bağlanacak yüksek emekli aylığı ve işten ayrıldığında yüksek kıdem tazminatı olarak alacaktır. Kayıt dışı çalışan bir işçi, aynı zamanda Sosyal Sigortalar Kurumu''nun sunduğu sağlık, analık sigortası gibi imkanlardan yararlanamayacak, iş kazası veya meslek hastalığı gibi bir sebeple, malul kalması veya ölümü halinde sağlanacak mali imkanlardan da yoksun kalacaktır. Ancak işsizliğin yoğun olduğu sektörlerde veya ücretlerin zaten çok düşük olduğu alanlarda, bu ekonomik çatışmada işçilerin pek fazla söz hakkı olamamaktadır. Özellikle vasıfsız işçi dediğimiz kişiler açısından, kendileri yerine ikame edilebilecek kişi sayısının fazlalığı, zaten zor bulunan işi kaybetme korkusu ile sigortasız ve vergilendirilmeksizin çalışmayı kabullenme sonucunu doğurmaktadır. Ücretlerdeki kayıt dışılığın ve vergi kaybının önlenmesi veya asgari düzeylere çekilebilmesi açısından, yapılacak çok şey vardır. Bu konuda yapılması gerekenlerin başında, konuya ilişkin mevzuatın, gerçekçi bir biçimde yeniden gözden geçirilmesi gelmektedir. Ücret dolayısıyla, işverene çıkartılan maliyetin düşürülmesi zorunludur. Mali yükümlülükleri artırmak, her zaman kamu gelirlerini arttırmaz. Zira artan mali yükümlülükler mükelleflerdeki kaçınma veya kaçırma dürtüsünü kamçılar. Bu nedenle bazen mali yükümlülükeri azaltmak, kamu gelirlerini artırabilir. Ancak kaçınma veya kaçırma dolayısıyla mükellefiyetlerini zaten düşük oranda yerine getirmeye alışmış mükellef kesimi ise, birden bire bütün mükellefiyetlerini tam olarak yerine getirmeye başlamaz.
Oran düşünce, aniden mükellefler dürüstleşmez. Bütün bunları, maliye kitaplarında, vergi teorisi veya psikolojisi üzerine yazılmış pekçok kitapta bulabilirsiniz. Üstelik bu gerçekler, sadece ülkemize özgü de değil, genel gerçeklerdir. O halde, işverene çıkartılan maliyetlerin düşürülmesinin yanı sıra, konuya ilişkin destekleyici veya oto-kontrolü sağlayıcı başka önlemlerin de alınması gerekir. Alınabilecek önlemlerden hemen ilk akla gelenlerini sayabiliriz: Bu konuda ilk yapılması gereken, SSK primleri bildirgeleri ile ücretlerin vergisinin beyan olduğu muhtasar beyannameleri, tek bir belgede toplamaktır. Böylece, iki idare arasındaki bilgi aktarımındaki eksiklikler ortadan kaldırılacaktır. Zira bugün için, her iki beyannamede farklı işçi sayısına yer verilmesi halinde, bunu ortaya çıkarabilecek yeterli bir mekanizma yoktur. Böyle bir husus, ancak idarelerin işyerinde ve kayıtlarda yoklama veya inceleme yapması ile belirlenebilir. Oysa idareler, işyerine gitmeden, masa başında ve hızla bu aykırılığı belirleme imkanına kavuşturulmalıdır. Uygulama göstermiştir ki, bu konuda kayıp ve kaçak, küçük işletmelerde yoğunlaşmaktadır. Kurumlaşmanın teşviki, bu konuda da olumlu bir rol oynayacaktır. Bazı vergisel imkanlardan veya indirimlerden yararlanmak, işin niteliğine göre, belli sayıda işçi çalıştırılıyor olması şartına bağlanabilir. Ancak burada soyut kurallar yerine, idareye somut hareket imkanı veren düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu konuda uzunca bir süredir ileri sürülen görüşlerden biri de sendikalaşmanın teşvikidir. Zira sendikaların, konunun zaten takipçisi olması dolayısıyla, bu imkandan kamu gelirleri için de yararlanılması gerektiği ileri sürülmektedir. Serbest muhasebeci, serbest muhasebeci mali müşavirlerden de yararlanılmak yoluna gidilebilir. Vergi levhalarına, çalıştırılan işçi sayısını da yazdırmak yolu ile kamuoyunun desteği sağlanabilir.

