Vergi Usul Kanunumuz 3. maddesinde vergilendirme açısından vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamemelerin gerçek mahiyeti esas olacağını hükme bağlamıştır. Verginin bizzat kendisinin ekonomik bir olay olması dolayısıyla vergilendirmede, vergiyi doğuran olay veya işlemin hukuki şeklinden ziyade ekonomik özü önem taşımaktadır.
Ekonomik, ticari ve teknik gereklere uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve alışılmış olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat yükü bunu iddia eden tarafa aittir.
Kanunun aynı maddesinin B fıkrasında, "vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamemelerin gerek mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz" hükmü yer almıştır. Görüldüğü gibi kanun vergi idaresine, sınırlarını belirterek, vergiyi doğuran olayın ve ekonomik özünün ispatı bakımından şahit ifadesine dayanabilme imkanı sağlamıştır. İdare, müteahhitten gayrimenkul alanlara ne kadar bedel ödediklerini veya hastalara doktora ne ücret ödediklerini sormak suretiyle tarhiyat yapabilme imkanına sahiptir.
Bir şahide, istenilen şekilde sorular yöneltilerek, istenilmeyen sorular sorulmayarak, cevabın istenilen şekilde tutanağa özeti alınarak istenilen ifadeyi verdirmek, özellikle sürekli inceleme ile deneyimli olanlar için pek zor bir şey değildir.
Şahitlerin gerekli hukuksal bilgiye sahip olmayan işlem yaptıkları bazı durumlarda alınan ifadeler, son derece yanıltıcı olabilmektedir. Örneğin, finansal kiralama yolu ile bir araç satın alan kişi ifadesinde, her ay belli bir meblağı finansal kiralama şirketine ödemesine istinaden taksitle satın aldım demekte veya bir dairenin intifa hakkı sahibi her türlü tasarruf yetkisinden hareketle malikim diye ifade verebilmektedir. İdare de bu ifadelerden hareketle tarhiyat yapabilmektedir.
Vergi idaresinin yaptığı tarhiyat aleyhine açılan davalarda ise, İdari Yargılama Usulü Kanununda gerekli düzenlemenin bulunmaması sebebiyle şahit dinlenilmemektedir. Ne mükellef, savunması açısından, ne de idare, işleminin hukuka uygunluğunu ispat açısından, işleme ifadesi dayanak alınan kişiyi, mahkemede dinletmek imkanına sahip değildir.
Oysa vergi mahkemelerinin asıl işlevinin, idarenin işleminin hukuka uygunluğunu denetlemek olduğu, anayasal bir gerçektir. Bu durumda mahkeme de, işlemi yargılama ve hukuka uygunluk denetimini yapma işlevini tam olarak ifade edememektedir.
Şahit ifadesine dayalı olarak yapılan tarhiyatlar aleyhine dava açılan bu gibi hallerde davacı durumunda bulunan mükellefler, aynı kişiye noter huzurunda beyanda bulundurtmakta ve bu noter tasdikli beyanı mahkemeye sunmaktadır. Yargı denetiminin bu aşamada ve bu şekilde gerçekleştiği de ileri sürülemez. Zira bu durumda mükellef şahide, istediği yönde beyanda bulundurtma imkanına sahiptir.
Görüldüğü gibi hakim, ifadesi tarhiyata dayanak olan şahidin yeminli ifadesini almak imkanına sahip değildir. Bu sonucun ise, yargı işlevinin kısıtlanması sonucunu doğurduğu söylenebilir.
İdari Yargılama Usulü Kanununda yapılacak ilk değişiklikte bu konunun da bir çözüme kavuşturulması gereklidir. Sorun, hiç olmazsa, şahit konusunda, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda yer alan düzenlemeye yapılacak bir atıfla rahatlıkla çözümlenebilecek niteliktedir.

