Kaydet
a- | +A

Bu köşede defalarca belirttiğimiz gibi, "Kanunsuz Vergi Olmaz". Tarihi bir geçmişe sahip olan, vergi hukukunun köklü ve en önemli ilkelerinden biri olan bu ilke, Anayasamızda da emredici bir düzenleme olarak yer almıştır. Bu ilkenin açılımına göre, bir verginin tarh edilmesi ve tahsili, ancak açık bir kanun hükmünün varlığı halinde söz konusu olabilir. Vergilendirilmek istenen konuyu kavrayan açık bir Kanun hükmünün olmadığı yerde, vergi de istenemez.

Ancak vergi daireleri, bu günlerde, kanunda açık bir hüküm olmadığı ve hatta aksine hükümler olduğu halde, sadece Sermaye Piyasası ve Vergi Mevzuatlarının bir çelişkisinden hareketle, menkul kıymetler yatırım fonlarını öngörülmeyen bir vergiye tabi tutmaya çalışıyor. Nasıl mı? Birlikte inceleyelim.

Menkul Kıymetler Yatırım Fonları, temel ilkeleri Sermaye Piyasası Kanunu ile düzenlenmiş, ayrıntıları ise Sermaye Piyasası Kurulu''nun tebliğlerinde yer almış birer sermaye piyasası kurumlarıdır. Bu mevzuata göre söz konusu fonlar, tüzel kişiliğe sahip değildirler ve ancak bir banka veya aracı kurum tarafından kurulabilirler. Kurucu banka veya aracı kurum, inançlı işlem olarak adlandırılan bir özel hukuk rejimine göre söz konusu fonu idare eder. Dolayısıyla, fonun iyi idaresinden, fon katılma belgesi sahiplerinin haklarının korunmasından ve temsilinden, kurucu banka veya aracı kurum sorumludur.

Yatırım Fonları, tüzel kişiliğe sahip olmadığından, bir başka anlatımla hukuksal açıdan kişi sıfatına sahip olmadığından, kendi başlarına hukuki işlem yapamazlar, alım satımda bulunamazlar, devlet tahvili veya hazine bonosu gibi kağıtlar alıp satamazlar. Fonların bu işlemleri, fon kurucu ve yöneticisi banka veya aracı kurum tarafından yerine getirilir.

Öte yandan Merkez Bankası ve Borsa, mevcut düzenlemeler çerçevesinde tahvil ve bono piyasasında işlem yapma yetkisini belirlerken, banka ve aracı kurumları dikkate almış, fakat fon''lara bu konuda yetki vermemiştir. Bütün bu açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere, tüzel kişiliği olmayan fon adına kamu kağıdı alım satımları, kurucu banka veya aracı kurum tarafından gerçekleştirilmektedir. Doğal olarak da, bu kağıtlara ilişkin makbuzlar, itfa belgeleri ve bu kağıtlardan kesilen stopajlara ilişkin belgeler, hep fonun kurucusu veya idarecisi banka veya aracı kurum adına düzenlenmektedir. En azından 1996 ve 1997 yıllarında durum böyledir. (Sonraları, bu makbuzlara kurucunun yanı sıra fonun adının da yazılması kabul edildi.)

Buraya kadarki düzenlemeler, Sermaye Piyasası Mevzuatı düzenlemelerinin doğal sonucudur.

Bu fonlara, bir de kısaca vergi mevzuatı açısından bakalım.

Kurumlar Vergisi Kanunu, vergilendirme açısından, yatırım fonlarını tüzel kişiliğe sahip bir sermaye şirketi olarak kabul etmektedir. Kanun, bu fonların portföy kazançlarını kurumlar vergisinden istisna etmiştir. Bu düzenlemelerin sonucu olarak, bu fonlar portföy kazançlarından kurumlar vergisi ödemezler.

Öte yandan gelir Vergisi Kanunu, sermaye piyasası düzenlemelerine paralel olarak bu fonları, portföylerinde % 25''ten fazla hisse senedi bulundurup bulundurmadıklarına göre (A) ve (B) olarak ikiye ayırmış ve bunlardan sadece (B) tipi olanlardan %

10 oranında stopaj yapılmasını öngörmüştür. Ancak yine yasal düzenlemelere göre bu fonlar, söz konusu stopajdan, kendilerine yapılan kamu kağıdı faiz ödemelerinden kesilen stopajları mahsup edecek ve kalan bakiyeyi vergi dairesine ödeyeceklerdir.

Buraya kadarki düzenlemeler de, Vergi Mevzuatı düzenlemelerinin doğal sonucudur. Bu fonlar geçmiş yıllarda, anılan düzenlemelere göre vergilerini hesaplamış, sözkonusu stopajları beyannamelerinde mahsup etmiş ve bakiye vergilerini ödemişlerdir.

Ancak şimdi vergi daireleri, bu mahsup edilen stopajların, faiz ödemelerini (itfa) ve stopajları gösteren belgelerin veya makbuzların fon idarecisi banka veya aracı kurum adına düzenlendiği gerekçesi ile mahsubunu kabul etmemekte ve mahsup edilen tutarları, gecikme faizi ile bu fonlardan talep etmektedir. İstenilen meblağlar 3-4 yıl öncesine ait olunca, gecikme faizi ile birlikte bu tutarlar trilyonlara ulaşmaktadır.

Makbuzlarda fon yerine fonun idarecisi banka veya aracı kurumun adının yazması fonların kusurundan değil, sermaye piyasası mevzuatından kaynaklanmaktadır. Vergi İdaresi ise, fon idarecisi banka veya aracı kurum nezdinde, bunların işlem kayıtlarını tetkik etse, bu kağıtların gelirlerini kimin gelir yazdığına bir baksa, gerçek ortaya çıkacaktır. Ancak, araştırma yerine, ödeme emri tanzim etmek daha kolay geliyor. Şimdi burada, "madem öyle, bu stopajı banka veya aracı kurum mahsup etsin" diyebilirsiniz. Ancak, o da mümkün değil. Zira söz konusu kağıt gelirleri, onların kayıtlarında ve beyannamelerinde kendi gelirleri olarak gözükmüyor. Bir kurum, bir başka kurumun gelirine ait stopajı mahsup edemez.

Anlaşılıyor ki iki kamu otoritesi, bir diğerinin mevzuatını dikkate almaksızın kendi mevzuatlarını oluşturmuş. Bunun cezasına ise, fonlar katlanmak zorunda.

Fonlordan haksız olarak talep edilmek durumunda bulunan bu trilyonların tahsili halinde, fonların portföyleri zayıflayacak, katılma belgelerinin değerleri sert düşüşler sergileyecektir. Zira bu sorun, güvene dayalı ve risksiz çalışması gereken sermaye piyasası için tehlike oluşturacak boyutlardadır. Vergi idaresinin fon porföyleri üzerinde yapacağı ve verginin tahsiline yönelik herhangi bir idari işlem, haklılığı veya haksızlığı önem taşımaksızın, bir anda fonlara güveni sarsacaktır. Zira sorun bir veya iki fonun sorunu boyutlarını aşmış durumdadır. Fonlar, mahsup ettikleri stopajlar kadar daha bir vergiyi, bir başka deyişle Kanunda sahip oldukları mahsup hakkı mevzuat çatışması ile yok edilerek ödemek riski ile karşı karşıyadırlar. Bir başka deyişle, mevzuat çakışması, Kanunda dahi olmayan bir vergi doğurmuş bulunmaktadır.

Şimdi Maliye Bakanlığı, vergi daireleri boyutundaki bu konuya sahip çıkarak, sorunu çok kısa zamanda çözmek, fon katılma belgesi sahiplerinin fonlara aktardıkları birikimlerinin bir haksız vergileme ile karşı karşıya olmadığını belirterek onları rahatlatacak bir açıklama yapmak durumundadır. Bekliyoruz.