Ticaret Bakanımız Ömer Bolat, Türkiye'nin 'en'leri konusuna değinmiş. Çelikten turizme ve dizilere kadar birçok alanda en iyi olduğumuz alanları sıralamış Sayın Bakan. Ben de, tarımdaki 'en'lerimizden bahsetmek istedim bu vesileyle. Mesela fındık... Dünya üretiminin yüzde 60-70 civarı Türkiye'de. İncirde dünyanın zirvesindeyiz. Kuru kayısıda dünya birincisiyiz (ama geçen yıl don vurdu, kayısı yok denecek kadar az çıktı). Ayvada birinciyiz, dünya kiraz üretiminin yüzde 25'i Türkiye'den. Kavun ve karpuzda 2, zeytinde 2 ve 4'üncü sırada, domateste yine 3-4 arasında, cevizde 4'üncü sırada yer alıyoruz. Narenciye bizim işimiz ama gelin görün ki toplama ve taşıma maliyeti, ihracatta çıkarılan engeller derken geçen sene limon dalında çürüdü, biz limonu 200 liraya yedik. Buğdayda da öyle. Toplam tarım alanımız 22-23 milyon hektar. Bunun 8,5 milyon hektarı sulanabilir toprak ama ancak yarısını sulayabiliyoruz. Çünkü suyumuz yok. Altından su geçmeyen köprülerimiz terk edilmiş kasabalar misali. Sulama istemeyen buğday peki? Ekmeğimizin ham maddesi. Eskiden, çok eskiden "Türkiye gıdada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri" sayılırdı. Artık o 7'den biri değiliz. Ekmeğimizi, bulgurumuzu üreteceğimiz buğday bile tüketime yetmiyor zaman zaman. Zaten makarna yapıp ihraç etmek için de ithal (kanuni zorunluluk) ediyoruz. "Aman canım, herkes her şeyi üretecek değil ya. Eksiğimizi ithal ederiz, fazlamızı ihraç" diyebilirsiniz belki ama bunun böyle olmadığını, Ukrayna-Rusya savaşının pandemiyle birleşerek dünyayı yağ ve buğday krizine soktuğunda anladık. Yani buğday olacak, başka yolu yok.
Olacak da, kim üretecek bunu? Tarım nüfusu hızla azalıyor. Çiftçi yaşı 57'lerde. Gençler 'Seymen Ağa' misali at koşturacağı topraklarını bırakıp büyük şehirlere göçüyor, asgari ücretle çalışıyor. Topraklar bölünüyor, üreten masrafını karşılayamıyor ve artık köyde yaşayan da domatesini, patlıcanını, ekmeğini şehirden alıyor.
Peki ne yapacağız?
Bunlara ilişkin projeler yapmak bakanlıkların ve ülke ekonomisini ayakta tutan unsurların, şirketlerin de görevi bence. Son yıllarda kadının üretim gücünü gösteren müthiş projeler ve onların sonuçlarını gördük memnuniyetle. Bir temizlik markasının 'yerli yerinde' adlı çok beğendiğim bir projesi var. Kadınları bir araya getiriyor, önce o yörenin nadide ürünlerini değere dönüştürüp, onlara pazar bulmalarına da yardımcı oluyor.
Mesela Osmaniye'de 20 kadın çiftçiye safran gibi değerli bir bitki için destek verildi. Onlar çalıştı, başka kadınları da işe aldı.
Ordu Perşembe'de taflan, kivi, elma, Trabzon hurması gibi meyveler kurutularak satışa sunuldu. Onlara pazarı şirket buldu. Meyveler çürümekten kurtuldu, 40 kadına gelir getiren girişim oldu.
İzmir'de safranlı yumuşatıcı, taflanlı, ekinezyalı sıvı sabun üretildi.
Kars'ta Oğuzlu köyü, mavi kantaron etrafında birleşip 40 kadına istihdam sağlayan kooperatif kurdu.
Osmaniye'de biberiye 25 kadınla başlayıp 300 kadına ulaşan bir birlikteliğin merkezi oldu.
Evet, kadınların üretime katılması, aile refahına katkı sunması çok önemli ama asıl önemlisi, köyden kente göçü durdurabilecek etkenlerden biri bu üretim kooperatifleri, kadın kooperatifleri. Bunlara bir örnek de Çanakkale'de büyük holdinglerimizden birinin Sosyal Girişimcilik Projesi var. O da holdingin doğduğu topraklarda kadınları merkeze aldığı projeyi yürütüyor. Her köyün kendi değerlerinin üretimi teşvik ediliyor. O teşvik edilen ürün satın alınarak değere dönüştürülüyor ve "Kazandığım parayla kızımı okutuyorum" diyen de var, "Hayatımda ilk defa para kazandım ve bu şehirden çıkıp İstanbul'u gezmeye götürdüm çocuklarımı" diyen de... Parasını denizden kazanan da var, yöresel el işinden de.

