Francesco Farioli, Türkiye’den geçerken sadece bir teknik direktör değildi; bizim futbol aklımızın aynasına düşmüş bir soruydu:. Ve o soruyla yüzleşmemiz gerekiyordu: Yeni olanı tanıyacak mıyız, yoksa eski kalıplarla küçümseyip uğurlayacak mıyız?
O günlerde meslektaşı Sergen Yalçın onu “kaleci antrenörü”, “analizci”, “sırf İtalyan olduğu için parlatılan biri” diye tarif etti. Oysa o etiketlerin arkasında başka bir hikâye vardı. 21 yaşında futbolculuğu bırakıp Floransa’da felsefe okuyan, “kalecinin rolü” üzerine tez yazmak istediğinde hocasından “Burada La Gazzetta dello Sport için yazmıyoruz” cevabını alan ama geri adım atmayan bir genç… Katar’da Aspire Akademi’de kendini geliştiren, De Zerbi’nin yanında sadece kaleci çalıştırmayan; oyun kurmayı, presi, alanı ve zamanı didik didik eden bir futbol öğrencisi…
Türkiye onu yakından gördü. Karagümrük’te, Alanyaspor’da… Ama çoğu kişi sahaya değil, pasaportuna baktı. O, bizim “analizci” diye küçümsediğimiz yerden Nice’e yürüdü, Ajax’a çıktı, sonunda Porto’da şampiyonluğa ulaştı.
“Porto’da şampiyonluk kolay” diyen de çıkar elbet. Yolu bir dönem Fenerbahçe’den geçen, dünya futbolunun “special one” lakaplı Jose Mourinho’nun Benfica’sının 4 sene sonra önünde bitirmek ne kadar kolaysa...
İşte bir zamanlar “komedi” denilen kariyer, bugün Avrupa futbolunun en ciddi hikâyelerinden birine dönüştü.
Asıl mesele Farioli’nin şampiyon olması değil. Asıl mesele, Türkiye’nin elinin altındaki değeri tanıyamaması. Çünkü bazen büyük hocalar büyük laflarla değil, sessiz defterlerle gelir. Tahtada çizilen bir pas bağlantısında, kalecinin oyuna kattığı cesarette, “kaosu sınırlama” fikrinde saklanır.
Farioli gitti. Ardında ise bize ağır bir soru bıraktı: Biz gerçekten futbol insanını mı arıyoruz, yoksa yalnızca bildiğimiz kalıplara benzeyenleri mi alkışlıyoruz?
Tedesco da gitti. Başkanı değişmiş, kaptanı cezaevine girmiş, yeni başkanı gözaltına alınmış, iki forveti satılmış olsa da, derbilerde üstünlük kursa da, ligin en az yenilen takımını oluştursa da yaranamadı.
Dördüncü defa nöbetçi hoca olarak göreve getirelim Zeki Murat Göle ile göle mala çalmaya devam edelim. Nasrettin Hoca’nın dediği gibi, “Ya tutarsa…”
Aynı körlük, başka bir İtalyan
Farioli hikâyesi bize neredeyse kaçıracağımız bir başka değeri de hatırlatıyor: Vincenzo Montella’yı.
O da Türkiye’ye geldiğinde önce küçümsendi. Adana Demirspor’un başına geçtiğinde, geçmişindeki Milan, Fiorentina, Sevilla, Roma satırlarından çok “acaba burada ne yapacak?” kuşkusu konuşuldu.
A Millî Takım’ın başına geçtiğinde de ilk günden soru aynıydı: “İtalya’nın görmediği geleceği biz nasıl gördük?”
Sergen Yalçın’ın o dönemki sözleri, aslında Türk futbolunun yabancıya değil, yeniliğe karşı refleksini anlatıyordu. Montella’nın Adana Demirspor’da yaptıklarını yeterli bulmayanlar, onu A Millî Takım için fazla “parlatılmış” gördü.
Eleştiriler hiç bitmedi. Onu niye aldı, bunu niye almadı? Hele “forvetsiz oynuyor” cümlesi âdeta onun üzerine yapıştı.
Ama cevabı hep sahada verdi: EURO 2024’te çeyrek final, turnuva tarihinde ilk defa üç galibiyet, gollerin altı farklı oyuncuya dağılması… Hâlbuki Montella’nın forveti bir kişi değil, takımdı. Koltuğunda gözü olanlar, kaybetsin istedi ama kendi ülkesinin gidemediği Dünya Kupası’na Türk bayrağını taşıdı.
Ardından Uluslar Ligi geldi. Bir zamanlar C Ligi seviyesinden geçen Millî Takım’ın yolu, onun döneminde Avrupa’nın A sınıfına çıktı. Macaristan’a karşı 3-1 ve 3-0’lık galibiyetlerle Türkiye, Uluslar Ligi A Ligi’ne yükseldi.
Ve sonra en büyük kapı açıldı: Dünya Kupası. Türkiye, Kosova’yı 1-0 yenerek 24 yıl sonra yeniden futbolun en büyük sahnesine döndü. Montella, hem Avrupa Şampiyonası’na hem Dünya Kupası’na giden yolun hocası oldu.
Farioli’ye güldük, Porto’da şampiyon oldu. Montella’dan şüphe ettik, A Millî Takım’ı Avrupa’ya, Uluslar Ligi’nin zirvesine ve Dünya Kupası’na taşıdı.
Belki de mesele artık hoca seçmekten büyük: Biz, gözümüzün önündeki değeri ne zaman tanıyacağız?

