Bir önceki yazıda 1982 senesinde Hakkâri’de başlayıp 2016’da Tarsus’ta devam eden ve bugüne uzanan ‘Barnabas İncili Komplosu’nu tekmil efsane ve gerçekleriyle özetlemeye çalıştım. Defineciler, tarihî eser kaçakçıları, misyonerler ve ajan profesörlerin karıştığı olaylarla örülen bu komplo, bilgiye sonunda yenildi.
Vatikan’ın bile 2004’te Kültür Bakanlığımıza merak edip sorduğu 1982’de bulunmuş İncil, Milattan Sonra 45’te Kıbrıs Adası’nda ölen Aziz Barnabas tarafından yazılmamıştı. Zira bu İncil; Hazreti İsa’nın konuştuğu dilde, yani Aramice değil de Strangelio harfleriyle, dolayısıyla Süryanice kaleme alınmıştı. Ve İncil’in kaleme alınma dönemi, muhtemelen 6. ya da 7. yüzyıldı.
Öte yandan 2016’da Tarsus’ta MİT’in gözetiminde yapılan o meşhur kazıda bulunduğu ileri sürülen tarihî eserler arasında da Barnabas İncili yoktu.
Bu komplo, yani Barnabas İncili’nin Türkiye’de olduğu söylentisi FETÖ tarafından ortaya atılmıştı. Peki ama neden?
İşte 5N1K’nın gazetecilikteki belki de bu en önemli sorusunun cevabının peşine düşeceğiz. FETÖ; Hristiyanlıkla, misyonerlerle, İncillerle neden bu kadar ilgileniyordu ki?
Her şey, FETÖ’cü polis şeflerinin adının karıştığı tarihî eser kaçakçılığı motivasyonlu bir cinayetle başlamıştı. 2012’de vuku bulan bu olayın ayrıntılarını geçen çarşamba yazmıştım. Olaya karışan polis şefleri, 17-25 Aralık sürecinde ‘Paralel Yapı’ ile mücadele kapsamında görev yerleri değişmiş olsa da hâlen sistemin içindelerdi.
Bundan 13 yıl öncesinden söz ediyorum. Yani gençler de dâhil hepimizin hatırladığı yakın maziden… 13 demişken… Finalde bundan tam 13 yıl önce (28 Mayıs 2013) başlayan Gezi Olayları’nın kısa filmini yine FETÖ üzerinden çekip bugüne geleceğiz ve günümüzde yeni bir ‘Gezi, sokak atmosferi’ olup olmadığını sorgulayacağız.
KATOLİK, ORTODOKS VE PROTESTAN CİNAYETLERİ
Soruyu tekrarlayalım: FETÖ, Hristiyanlıkla, misyonerlerle, İncillerle neden bu kadar ilgileniyordu? Cevabı bulmak için daha yakından bakmamız lazım:
Bundan yirmi yıl öncesi, yani 2006-2007 dönemi; Türkiye’nin karanlık suikast dönemlerinden biriydi. FETÖ, devlet içinde yuvalanmış bir örgüt olarak bir yandan misyoner faaliyetlere göz yumuyor; bir yandan da tetikçileri; Santoro, Dink ve Zirve cinayetlerinde kullanıp 2007 senesinde bir yargı darbesine ortam hazırlamaya çalışıyordu.
2008’de FETÖ mamulü Birinci Ergenekon iddianamesine uzanan operasyon işte bu üç cinayetin fitilinin ateşlenmesiyle başlamıştır. Aralarında fazla zaman da yok: Rahip Santoro 5 Şubat 2006, Hrant Dink 19 Ocak 2007 ve Zirve Cinayeti 18 Nisan 2007.
Burada önemli nüans şu: Santoro cinayeti, Batı’nın Katolik; ülkemizin evladı ‘yerli, millî’ Hrant Dink’in öldürülmesi Gregoryan Ortodoks ve Zirve Cinayeti de Protestan mahfilleri harekete geçirmek üzere özellikle tasarlanmıştı. Yani “Türkiye’de her üç mezhepten Hristiyanlar öldürülüyor, bizim FETÖ olarak bunu önlememiz lazım” diyorlardı Batı’ya özetle! Darbe gerekçelerini kendi planları olan suikastlarla oluşturuyorlardı.
Beni, bu konuda Adana lafıyla ayıktıran da FETÖ’nün, Zirve Cinayeti Davası’nda haksız yere 5,5 yıl hapis yatırdığı İlahiyatçı Ruhi Abat olmuştur. Az önce görüştüğüm Abat’a göre bugünkü WASP (Beyaz Anglo-Sakson Protestan) ve Siyonist İttifakı’nın temelleri de o dönemde, 20 yıl önce atılıp güçlendirildi. Doğru söze ne denir. Dünyaya hâlen dayatılmaya çalışılan kirli Trump-Netanyahu birlikteliği de bunun tezahüründen başka bir şey değil.
YENİ ‘SOKAK ATMOSFERİ’ VAR MI?
İmdi… Bugüne gelelim. CHP’nin 38. Kurultayı için mutlak butlan, yani ölü, geçersiz işlem kararı çıktı. Terörsüz Türkiye sürecinin içindeyiz. Seçim sandığının gelmesine -ne kadar bilinmiyor ama- daha var. Bu kritik süreçte ülkemizde bir Mayıs 2013 Gezi atmosferi var mı sorusuna üç kategori ile cevap arayacağız: Devlet, millet ve örgütler açısından...
Devlet: O zamanın devleti, bir paralel yapı ile bölünmüştü; yani parçalı idi. Gezi’de çadır yakacak silahlı bir terör örgütü, devletin silahını kullanan FETÖ vardı. Bugün devlette varsa da o zamana göre kıymetsiz. Ama yine de kripto olarak varlığını sürdürüyor.
Millet: Pandemiden bu yana yeni tür bir ekonomik, teknolojik, küresel ve ayrıca kriminal baskı altında. Bizim bu konuda bağışıklığımız diğer ülkelere göre güçlü. Sebebi, 2012-2016 arası küresel tehditler konusunda bizi erkenden uyaran bir ‘devlet içi iç savaş’ yaşamış olmamız. Devlet, milleti çağırınca da millet 2016’da yardıma koştu. İsrail’in bu süreçte bize karşı çok operasyona giriştiğinin onlarca kanıtı var iddianamelerde. Şimdi aynı operasyonu dünyaya çekmeye çalışıyorlar. Ama dünya da ayıktı artık!
Biz ülke olarak bu süreçte iç cepheyi güçlendirmeye çalışıyoruz. Terörsüz Türkiye bunun en önemli ayağı. Terör, ‘askerî’ olarak da bitti. Türkiye, 2015/16-2024 arası Hendek Kalkışmaları, Fırat Kalkanı, Irak Pençe-Kilit ve Suriye İç Savaşı’nın sonucu ile terör örgütünü defalarca yenmiştir.
Örgütler açısından bakarsak da en azından PKK gibi ideolojik örgütlerin, zamanımızda devletlere karşı şansı yok. O yüzden küresel güçler, atomize olmuş küçük örgütler; hatta ‘birey terörü’, ‘kriminal terör’ istiyor. Bu bağlamda ‘uyuşturucu kaçakçılığı’ dâhil hepsi; kriminal istihbarat operasyonlarıdır ve kökü dışarıda, küresel sermayededir.
Öte yandan CHP’deki yargı kararı sarsıntısının çözümü de; Özgür Özel’in sandığı gibi sokakta değil, sandıktadır. Mahkeme, siyaset ve en son noktada sandıktadır. Sokakla iktidar değişmez, değişse bile meşru olmaz; çöker.
Toparlayalım: Ülkemiz gergin bir süreçten geçiyor olmakla birlikte 2013’teki sokak atmosferinden uzağız. Aradan geçen 13 yılda bile dünya acayip değişti. “Değişti dünyanın tadıyla tuzu” diyor ya Müslüm Baba! Pandemi, bölgesel savaşlar, siyonist saldırganlığı, Trump haydutluğu, teknolojik işgal, kalabalıkta yalnızlaşma ve dünya savaşı tehditleri vesaire…
Etrafımız ateş çemberi iken ülkemiz, güvenli bir liman. Evet; bir tüneldeyiz ve elbette çıkışı da var: Sandık… Seçimlere kalan maksimum 1,5 senede ülke olarak güvenlik, demokrasi paradoksunda sıkışmadan ‘terörsüzlüğü’, huzuru kurumsallaştırmalıyız. Bütün engellere rağmen ülkem adına umutluyum. Çoğu (2012-2026) gitti, azı (2026-2027) kaldı.

