Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Hicaz Demiryolu: Raylarda yükselen medeniyet proje...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Mahmut Kemal Aydın

II. Abdülhamid Han, demir yollarını sadece yolcu ve yük taşıyan raylar olarak görmüyordu. Onun nazarında demir yolları; devlet otoritesini güçlendiren, askerî sevkiyatı hızlandıran, ticareti geliştiren, haberleşmeyi kolaylaştıran ve milletin birlik duygusunu kuvvetlendiren stratejik birer altyapı yatırımıydı. Bu anlayışla İstanbul'dan Bağdat'a, Şam'dan Medine'ye uzanan demir yolu projeleri planlandı.

Yıllar önce umreye gittiğim zaman Medine’yi ziyaretimizde, rehberimiz, kafileyi Medine Tren Garı’na götürmüştü. Binayı temaşa etmiş, çok beğenmiştim. Rehberimiz, Şam’dan kalkan trenin, çeşitli istasyonlara uğradıktan sonra, buraya kadar geldiğini belirtmişti. Demir yolu yapımında, Sultan Abdülhamid Han’ın, Sevgili Peygamberimizi (aleyhisselam) rahatsız etmemek için, demir yolu inşaatında çalışan işçilere, taş kırarken kullandıkları balyoz ve çekiçlere keçe sarılması talimatı verdiğini, demir yolu faaliyete geçtiği zaman ise, trenler Medine İstasyonu’na yaklaşmadan önce, lokomotif ve vagonların tekerleklerine aynı şekilde keçe sarıldığını anlatmıştı. Abdülhamid Han’ın, Peygamber Efendimize (aleyhisselam) gösterdiği bu büyük hürmet ve hassasiyet beni çok etkilemiş, ağlatmıştı.

Tren garının yanındaki Hamidiye-Amberiye mescidinin hikâyesi enteresandır.

Osmanlı padişahları muhtelif sebeplerden dolayı bizzat hacca gidemezlerdi. Fakat, yerlerine vekil gönderirlerdi. Sevgili Peygamberimizin aşkı ile yanan padişahlarımızdan biri olan II. Abdülhamid Han, Medine’den gelen paşalarından birini Hac vazifesi için kendisine vekil tayin etmişti. Hac dönüşünde de Sevgili Peygamber Efendimizin kabrinden amber kokan toprak getirmesini söylemişti.

Paşa Hicaz’daki vazifesini tamamladıktan sonra, dönüş hazırlıklarını yapıp trene bindi. Tren tam kalkmak üzereyken, paşanın aklına padişahın emri geldi. Hemen oturduğu yerden fırladı ve istasyonun dışına koştu. Ravza-i mutahhara uzakta kalmıştı. Aceleyle istasyonun yanında bulunan alandan bir avuç toprak alıp kadife bir keseye koydu. Trene binip İstanbul’a döndü.

Sultan Abdülhamid, paşayı huzuruna kabul etti. Raporunu sunan paşa, beraberinde getirdiği toprağı padişaha uzattı. Padişah sevinç ve saygıyla toprağı avucuna alıp burnuna götürdü. Kokladı, bir daha kokladı…. Sonra biraz hüzünle paşaya dönerek “Paşa, getirdiğin toprak amber kokuyor ama bunun miski eksik” dedi...

Bu durumda karşısında, Paşa utancından sesini çıkaramadı ve mahcup bir edayla, olan biteni anlattı. Bunun üzerine Sultan Abdülhamîd Han, Paşa’nın toprağı aldığı yere bir mescid yapılmasını emretti. Paşa “Sultanım mescide ne ad verelim? diye sorduğunda, Sultan da “Amberiye Camii olsun” dedi.

II. ABDÜLHAMİD HAN'IN ASIRLARI AŞAN ULAŞTIRMA VİZYONU

Tarih boyunca devletlerin büyüklüğü, yalnızca fethettikleri topraklarla değil; kurdukları yollar, inşa ettikleri köprüler ve diğer medeniyet eserleri ile de ölçülmüştür. Roma İmparatorluğu, asırlarca ayakta kalmasını büyük ölçüde yol ağına borçluydu. İpek Yolu, asırlar boyunca ticaret kervanlarıyla birlikte ilmi, kültürü ve medeniyeti de taşıdı.

Osmanlı Devleti'nin son devrinde inşa edilen Hicaz Demiryolu da işte bu ölçekte değerlendirilmesi gereken büyük bir medeniyet eseridir. Bu, yalnızca Şam'dan Medine-i münevvereye uzanan bir demir yolu hattı değil; Sultan II. Abdülhamid Han'ın jeopolitik vizyonunu ve İslâm dünyasını ortak bir ideal etrafında birleştirme iradesini temsil eden tarihî bir projedir.

Bugün dünya tekrar ulaştırma koridorlarını konuşmaktadır. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, Türkiye'nin öncülük ettiği Orta Koridor, Kalkınma Yolu Projesi, Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru ve yeni enerji hatları, XXI. yüzyılın global rekabetinin merkezinde yer almaktadır. Devletler artık biliyor ki; ticaret yollarını kontrol edenler, sadece ekonomik güç değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik üstünlük de elde etmektedir.

Sultan II. Abdülhamid Han, bundan yüz yirmi sene evvel aynı gerçeği görmüş ve demir yollarını devletin hayat damarları olarak değerlendirmişti. Onun devrinde, yapımına başlanan Anadolu Demiryolları, İstanbul-Bağdat Demiryolu ve Hicaz Demiryolu birbirinden bağımsız yatırımlar değildi. Bunlar, Osmanlı Devleti’nin dört bir yanını birbirine bağlayan büyük bir stratejinin parçalarıydı.

BİR DEMİR YOLU DEĞİL, BİR DEVLET POLİTİKASI

II. Abdülhamid Han, demir yollarını sadece yolcu ve yük taşıyan raylar olarak görmüyordu. Onun nazarında demir yolları; devlet otoritesini güçlendiren, askerî sevkiyatı hızlandıran, ticareti geliştiren, haberleşmeyi kolaylaştıran ve milletin birlik duygusunu kuvvetlendiren stratejik birer altyapı yatırımıydı.

Bu anlayışla İstanbul'dan Bağdat'a, Şam'dan Medine'ye uzanan demir yolu projeleri planlandı. Böylece payitaht ile en uzak vilayetler arasındaki bağ kuvvetlenecek, hac yolculuğu emniyetli hâle gelecek, ekonomik hayat canlanacak ve devletin idarî gücü pekişecekti.

Özellikle Hicaz Demiryolu, bu büyük vizyonun en anlamlı halkasını oluşturuyordu. Çünkü bu hat, aynı zamanda Haremeyn-i şerifeyne hizmet etmenin, İslâm dünyasıyla irtibatı güçlendirmenin ve ümmet şuurunu canlı tutmanın da bir vasıtasıydı.

ÜMMETİN ORTAK ESERİ

Hicaz Demiryolu'nu dünya tarihindeki benzer projelerden ayıran en mühim özelliklerden biri, finansman modelidir. Hicaz Demiryolu, büyük ölçüde Osmanlı Devleti'nin kendi kaynakları ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların bağışlarıyla inşa edilmiştir.

Zira Sultan II. Abdülhamid Han, bu hattın yalnızca devletin değil, bütün İslâm âleminin ortak eseri olmasını arzu ediyordu. Bunun üzerine Hindistan'dan Türkistan'a, Mısır'dan Fas'a, Kafkasya'dan Endonezya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yardım kampanyaları başlatıldı. Binlerce kilometre uzakta yaşayan Müslümanlar, Haremeyn'e hizmet edecek bu demir yoluna bağışlarda bulundular. Sultan II. Abdülhamid Han da şahsî hazinesinden bağış yaparak bu hayırlı teşebbüse öncülük etti. Bağış yapanlara verilmek üzere “Hicaz Demiryolu Madalyası” da ihdas edildi.

Sultan II. Abdülhamid Han, bazı gayrimüslim Osmanlı vatandaşları ile Avrupalıların yaptıkları bağışların kabulüne muvafakat verirken, yurt dışındaki Siyonist cemiyetlerden gelen yardım çeklerinin asla kabul edilmemesi için talimat vermişti.

Hicaz Demiryolu: Raylarda yükselen medeniyet projesi
Başlık ResmiHicaz Demiryolu: Raylarda yükselen medeniyet projesi

ÇÖLÜN ORTASINDA BİR MÜHENDİSLİK BAŞARISI

Şiddetli sıcaklar, su kaynaklarının yetersizliği, kum fırtınaları ve çöl şartları, demir yolu inşaatını son derece güçleştiriyordu. Buna rağmen Osmanlı mühendisleri ve binlerce işçi, büyük bir azim ve fedakârlıkla çalışarak, hattı Medine'ye kadar ulaştırmayı başardılar.

Raylar, traversler, köprü elemanları ve lokomotifler Avrupa'nın çeşitli sanayi merkezlerinde üretildikten sonra Hayfa, Beyrut ve İskenderun limanlarına getiriliyor; oradan da inşaatın devam ettiği bölgelere sevk ediliyordu.

Hicaz Demiryolu’na 1 Eylül 1900 tarihinde Şam’da yapılan resmî bir törenle fiilen başlandı. 1 Eylül 1904’te hat 460. kilometrede bulunan Maan’a ulaştı. Hicaz Demiryolu’nun Akdeniz’e bağlantısını sağlayacak Hayfa hattı ise Eylül 1905’te bitti. 1 Eylül 1906’da 233 km’lik Maan-Tebük, bir sene sonra 288 km’lik Tebük-el-Ulâ bölümleri tamamlandı. El-Ulâ, aynı zamanda gayrimüslimlerin ayak basmaları dinen yasak olan mukaddes toprakların başlangıç noktasını teşkil ediyordu. Bu sebeple buradan itibaren, 323 km’lik El-Ulâ-Medine hattı tamamen Müslüman mühendis, teknisyen, amele ve askerlerce inşa edildi.

1 Eylül 1908 tarihinde yapılan resmî bir törenle Hicaz Demiryolu bütünüyle işletmeye açıldı.

1908 yılında Medine-i Münevvere'ye ulaşan Hicaz Demiryolu, Osmanlı Devleti'nin askerî, idarî ve iktisadî yapısını güçlendiren stratejik bir eserdi. Şam ile Medine arası, develerle 40 günde katedilirken, Hicaz Demiryolu ile aynı mesafe 72 saate (3 gün) inmişti. Vagonlardan birisi mescid olarak kullanılmakta olup, İsteyenler namazlarını cemaatle trende kılabiliyordu. Mukaddes beldelere gıda, ilaç, inşaat malzemesi ve posta sevki düzenli hâle gelmiş, devletin Hicaz üzerindeki idarî hâkimiyeti de önemli ölçüde güçlenmişti.

Ancak tarih, bu büyük esere uzun yıllar huzur içinde hizmet etme imkânı tanımadı. Demir yolunun Medine'ye ulaşmasından yalnızca birkaç yıl sonra patlak veren I. Dünya Savaşı, Hicaz Demiryolu'nu Osmanlı Devleti'nin en önemli askerî ikmal hatlarından biri hâline getirdi.

Cephelerde savaşan birliklerin iaşesi, cephanesi, sağlık malzemeleri ve takviye kuvvetleri büyük ölçüde bu hat üzerinden taşınıyordu. Demir yolu boyunca uzanan telgraf hattı sayesinde İstanbul, Şam ve Medine arasında haberleşme de hızlanmıştı.

SABOTAJLARIN HEDEFİNDEKİ HAT

Hicaz Demiryolu'nun taşıdığı stratejik önem, onu I. Dünya Savaşı’nın en önemli hedeflerinden biri yaptı.

1916 yılında, İngiliz casusu Lawrence’ın kışkırtmalarıyla bedeviler, demir yolunun çeşitli kesimlerine yönelik çok sayıda saldırı gerçekleştirdi. Law­ren­ce, be­de­vî eş­kı­ya­sı­na tra­vers ba­şı­na bir al­tın ve­riyordu. Köprüler havaya uçuruldu, raylar söküldü, trenler pusuya düşürüldü ve telgraf hatları tahrip edildi. Lawrence, Be­de­vî İsyanı'nın teşkilatlanmasında ve bazı sabotaj faaliyetlerinde rol oynamışsa da hattın uğradığı tahribat, İngiliz Devleti’nin çok daha kapsamlı bir askerî ve siyasi planın sonucuydu.

İSTANBUL'DAN MEDİNE'YE KESİNTİSİZ YOLCULUK MÜMKÜN MÜYDÜ?

Ancak Hicaz Demiryolu tamamlanınca Haydarpaşa Garı'ndan trene binen bir kişinin doğrudan Medine'ye gidebildiğini zannetmeyiniz. İstanbul'dan hareket eden yolcu evvela Anadolu Demiryolları üzerinden Konya'ya kadar ulaşıyordu. Buradan Bağdat Demiryolu'nun o tarihte tamamlanmış kesimlerinden faydalanılıyor, bazı kısımlarda ise henüz demir yolu bulunmadığından kara yolu veya farklı ulaşım vasıtaları kullanılıyordu. Şam’a ulaşıldığında ise, 1.050 mm dar hatlı Hicaz Demiryolu başlıyor ve yolculuk Medine'ye kadar bu hatta kesintisiz devam ediyordu.

SAVAŞTAN SONRA SESSİZLİĞE BÜRÜNEN HAT

I. Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı Devleti'nin dağılmasıyla birlikte Hicaz Demiryolu da eski bütünlüğünü kaybetti. Hat, yeni kurulan devletlerin sınırları içerisinde parçalandı. Bazı kesimlerde işletme uzun yıllar devam ederken, bazı bölümler savaşın ve zamanın tahribatına terk edildi. Medine Garı, raylar ve istasyon binaları ise büyük bir medeniyet idealinin sessiz şahitleri olarak ayakta kaldılar.

YENİDEN GÜNDEME GELEN BİR GÜZERGÂH

Son yirmi yılda Orta Doğu'da ulaştırma yatırımlarının hız kazanması, tarihî Hicaz Demiryolu güzergâhını da tekrar gündeme taşımıştır. Suudi Arabistan, demir yolu altyapısını önemli ölçüde geliştirmiş; Mekke ve Medine arasında yüksek hızlı tren işletmesini hayata geçirmiştir. Bunun yanında Körfez ülkelerini birbirine bağlamayı hedefleyen demir yolu projeleri ve Ürdün'de planlanan yeni hatlar, bölgenin yeniden bir demir yolu ağıyla örülmesi fikrini güçlendirmektedir.

Elbette bunlar, Sultan II. Abdülhamid Han'ın inşa ettirdiği Hicaz Demiryolu'nun bire bir ihyası değildir. Ancak aynı coğrafyanın yeniden ulaştırma koridorlarıyla birbirine bağlanması bakımından dikkat çekici gelişmelerdir.

DEMİR YOLLARI DEVLETLERİN HAYAT DAMARIDIR

II. Abdülhamid Han'ın en büyük özelliklerinden biri, ulaştırma yatırımlarını sadece o günün ihtiyaçlarıyla değerlendirmemesiydi. Büyük Sultan, demir yollarını ekonomik kalkınmanın, askerî güvenliğin, idarî bütünlüğün ve siyasî bağımsızlığın temel unsurlarından biri olarak görüyordu.

Bugün Türkiye'nin gündeminde bulunan Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu, Marmaray, Avrasya geçişleri, liman yatırımları ve lojistik merkezleri farklı çağların projeleri olabilir. Ancak bunların temelinde değişmeyen bir gerçek vardır: Anadolu, Asya ile Avrupa'nın; Karadeniz ile Akdeniz'in; Kafkasya ile Orta Doğu'nun kesiştiği eşsiz bir jeopolitik merkezdir.

Sultan II. Abdülhamid Han bunu bir asır önce görmüştür. Bugün Türkiye Cumhuriyeti de aynı coğrafyanın sunduğu imkânları, çağın teknolojisi ve ihtiyaçları doğrultusunda tekrar değerlendirmektedir.

HİCAZ DEMİRYOLU'NUN BİZE HATIRLATTIĞI

Hicaz Demiryolu bize yalnızca bir demiryolu inşa etmenin hikâyesini anlatmaz. Bize; büyük hedeflerin güçlü bir devlet iradesiyle gerçekleşebileceğini de söyler. Medeniyetlerin yollar üzerinden yükseldiğini anlatır. Ticaretin güvenlikle, güvenliğin haberleşmeyle, haberleşmenin ise devlet otoritesiyle birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu öğretir.

Sultan II. Abdülhamid Han'ın Hicaz Demiryolu, çölün ortasına döşenmiş demir raylardan ibaret değildir. O; İstanbul'dan Medine'ye uzanan bir gönül köprüsü, bir devlet aklının tezahürü, bir mühendislik başarısı, bir ümmet dayanışmasının sembolüdür.

Hicaz Demiryolu yalnızca hacılar için yapılmamıştı. Hat boyunca bulunan istasyonlar zamanla küçük yerleşim merkezlerine dönüştü. Su kuyuları açıldı, depolar inşa edildi, telgraf merkezleri kuruldu; bazı bölgelerde ticaret canlandı. Demir yolu, geçtiği coğrafyada sadece ulaşımı değil, sosyal ve iktisadî hayatı da değiştirdi. Bu yönüyle Hicaz Demiryolu, bugünkü ifadeyle bir kalkınma koridoru niteliği de taşıyordu.

Tarih bize şunu göstermektedir: Coğrafyayı değiştiremeyiz; fakat coğrafyanın sunduğu imkânları doğru değerlendiren milletler tarihin akışını değiştirebilirler. Sultan II. Abdülhamid Han'ın Hicaz Demiryolu bunun en parlak örneklerinden biridir. Bugün Türkiye'nin önünde duran görev de aynı stratejik şuuru; asrın ihtiyaçlarına uygun, Orta Koridor, Zengezur Koridoru, Kalkınma Yolu gibi yeni ulaştırma koridorlarıyla geleceğe taşımaktır.

Geniş Açı - Fikir ve tartışmada son yazılar...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.