Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Mekke’yi korumayalım mı?
0:00 0:00
1x
a- | +A

Kudüs’te bulunan ilk kıblemiz Mescid-i Aksa, İsrail tehdidi altında…

Arzımevut sapkınlığıyla yayılmacı politikasını sürdürmeye çalışan soykırımcı Netanyahu hükûmeti, bölgedeki bütün ülkelerin toprağında gözleri olduğunu açıkça ilan etti.

Lübnan ve Suriye’ye işgal girişimlerinin ardından, ABD’yi de sürüklediği İran savaşı, bölge ülkelerini ‘istikrarsızlık’ tehlikesi ile yüzleştirdi.

Güvenliğini ABD’ye teslim eden ülkeler, İran’dan gelen hava saldırıları sonrası, kendi savunma gücünü oluşturmaları gerektiğini öğrendi.

Dahası, ‘birlik olunmazsa, bir gün sıranın kendilerine de geleceği’ endişesi pekişti.

***

Özellikle Gazze soykırımı ile birlikte bölgede ‘birlik’ çağrılarında bulunan ve bu yönde aktif bir diplomasi yürüten Türkiye; komşuları Suriye ve Irak’ın istikrara kavuşması için sahada da önemli çalışmalar yürüttü.

Bunun son örneği, İran oldu. Kürtleri kullanarak İran’ın zayıflatılmasının önüne yine Türkiye’nin çabaları geçti.

Kışkırtılan Pakistan-Hindistan ve Afganistan-Pakistan savaşları, sadece Orta Doğu değil, Asya’dan Afrika’ya kadar, bölgenin yeni güvenlik şemsiyelerine ve savunma ittifaklarına ihtiyacı olduğunu gösterdi.

Ve önceki gün Müslümanların kutsal şehri Mekke’de tarihî bir adım atıldı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderleri, ortak savunma paktı imzaladı.

Üç ülkenin savunma anlaşmasında en çarpıcı madde; üyelerden birine gerçekleştirilecek saldırının hepsine yapılmış sayılacağı.

Tıpkı NATO’nun kritik 5. maddesi gibi.

***

BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkı temelinde varılan anlaşma, hiçbir şekilde herhangi bir ülkeyi hedef almıyor, tamamen savunma amaçlı, caydırıcı bir ittifak olarak ortaya çıkıyor.

Nitekim anlaşma, savunma sanayiinde iş birliği, askerî koordinasyon ve ortak tatbikatlar yapılmasını öngörüyor.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi M. bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şerif ile birlikte Mekke’deki Safa Sarayı’nda Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kolektif caydırıcılığı esas alan ittifakın, tüm kardeş ülkelere yani yeni üyelere açık olduğunu belirtti.

Tabii epeydir üzerinde konuşulan bu ittifakın kuruluşunda Mısır’ın neden yer almadığı merak uyandırdı.

Dünyada büyük ses getiren sürpriz anlaşma, Amerika’nın, NATO müttefiki Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu ittifaka nasıl yaklaşacağı, İsrail ya da İran’a karşı mı kurulduğu, küçük bir kıvılcımın bile bu ülkeleri topluca savaşa sokarak bölgeyi ateşe mi atacağı, özellikle Pakistan’ın elindeki nükleer güç sebebiyle yeni riskler mi doğduğu şeklinde tezviratlar yapıldı.

İttifaka yeni katılımların nasıl ve hangi şartlarda olacağından tutun da sınırlarının nereleri kapsayacağına kadar pek çok soru da gündeme geldi.

Elbette buna karşı, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile ittifak yürüten, Hindistan’ı da buraya yakın tutan İsrail’in takınacağı tavır merak konusu oldu.

***

Aslına bakarsanız, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlü savunma ittifakından rahatsız olan veya olması muhtemel tek ülke İsrail değil.

Yemen üzerinden Suudi Arabistan ile gerilim yaşayan İran’ın da en az İsrail kadar bu ittifaktan rahatsızlık duyduğu aşikâr…

Çünkü İsrail gibi İran da yıllardır yayılmacı politikalar güden, Suriye ve Irak örneğinde gördüğümüz üzere, bölgenin istikrarsızlığında payı olan bir ülke.

Nitekim, ABD ve İsrail ile savaşta ara buluculuk rolü üstlenen Pakistan’a hemen sitemlerini iletmişler.

Bölgede, üçlü savunma anlaşmasından rahatsız olabilecek bir başka ülke ise İsrail’e yakınlığıyla bildiğimiz Birleşik Arap Emîrlikleri.

Ne karmaşık, ne tuhaf bir denklem değil mi?

***

Peki, bu kaotik ortamda üçlü ittifak nasıl bir işlev yürütecek?

Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, bu birliktelikteki temel amaç, caydırıcılık.

NATO’nun ikinci büyük askerî gücü Türkiye, nükleer güce sahip Pakistan ve Arap yarım adasının en büyük ülkesi Suudi Arabistan’ın “Birimize saldırı, hepimize saldırı” demesi önemli bir caydırıcılık unsuru.

Bu üç ülkenin de ABD ile yakın teması ve iş birlikleri var. Yani Washington’un ‘tehdit’ olarak algılamasını gerektirecek bir durum yok.

İttifak hiçbir ülkeye tehdit amaçlı kurulmadığı için bundan sadece kim rahatsız olur? Bu ülkelerin toprağında gözü olan yahut saldırmayı amaçlayan ülke var ise onlar... Böyle bir tehdit varsa zaten ittifakın BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandığı açıkça belirtiliyor.

Üç ülkeden herhangi birine bir saldırı olduğunda veya bu ülkelerden biri savaşa girdiğinde, diğer ülkeler de topluca savaşa girer mi?

Bunun en iyi örneği; NATO.

1950’lerde kurulan NATO, bugüne kadar hangi üyesi için topluca savaşa girdi?

ABD Başkanı Trump’ın, İran’da destek görmediği için NATO üyelerine yaptığı sitemi de bu noktada hatırlamakta yarar var.

Unutmamamız gereken bir başka nokta; Pakistan ve Suudi Arabistan’la zaten askerî iş birliği içinde bulunduğumuz. Yani ittifak için zemin hazırdı, aldığımız yeni bir risk aslında bulunmuyor.

Üslerimizin ve anlaşmalarımızın bulunduğu Suriye, Katar, Irak, Somali ve Libya gibi ülkeler de katılsa ek ne gibi bir risk almış oluruz ki?

***

Böyle bir ittifakta yer almak, Türkiye’nin NATO üyeliğini sıkıntıya sokacak mı derseniz… Hayır.

Çünkü Türkiye NATO’da aktif bir şekilde görev icra ederken, güneyinde istikrarı korumak için yer aldığı ittifak, NATO’daki pozisyonunun zıddı değil, aksine tamamlayıcısı.

Nihayetinde NATO da savunma ve caydırma amaçlı kurulmuş bir pakt.

Türkiye’nin ÜÇLÜ İTTİFAK’ta yer almasından endişe duyanlar, burnumuzun dibindeki Rusya’ya karşı kurulan NATO’ya 74 yıldır üye olduğumuzu unutmuş olamaz!

Mısır’ın, ittifakın kuruluşunda neden bulunmadığına gelince…

Bu sorgulamayı yaparken, ülkelerin siyasi ve ekonomik kırılganlıklarını göz ardı etmemek gerek.

İttifak üyelerinin, attıkları bu adımın hemen sonrasında ne tür baskılara maruz kalacağını az çok kestirmek mümkün.

Ülkeler, sadece ekonomik değil, toplum dinamikleri, siyasi konjonktür ve buna bağlı riskleri hesaba katarak adım atmak zorunda.

Ayrıca müttefiklik anlaşması yapılan ülkeler arasındaki uyum ve iş birliği seviyesi de en az bunlar kadar önemli.

Bunlar kolay kararlar değil.

***

Cumhurbaşkanı’mızın da belirttiği üzere, yeni üyeler katılmak istediğinde prosedür nasıl işleyecek?

Bu, NATO örneğinde de olduğu gibi çok açık; üyelerin tamamının onayıyla.

“İttifakın sınırları nereye kadar?” derseniz, şimdi görülen Orta Doğu.

Bu yüzden dünya bu üçlü ittifakı “İslam NATO’su” olarak okudu biliyorsunuz… Ama bu da doğru değil ve böyle algılanmasını üç ülke de istemiyor. Kapı herkese açık.

Nihayetinde yarın öbür gün Mısır katılsa, ittifak Afrika’ya uzanmış olacak.

Afrika’da sadece Müslüman ülkeler yok, olmayan da katılabilecek.

Ben “Yarın öbür gün, Türk Devletler Teşkilatındaki kardeş Türk Cumhuriyetleri’nden biri isterse bu ittifaka katılabilecek mi?” diye merak ediyordum, bunun da cevabını aldım.

Orada bambaşka bir denklem var, bugünkü konjonktürde ikisini bir araya getirmek kimsenin aklından bile geçirdiği bir şey değil.

Zaten bu ittifak da birilerine tehdit oluşturmayı değil, savunmayı, yani korunmayı amaçlıyor.

Düşünün ki Irak üzerinden Kalkınma Yolu, Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan üzerinden Hicaz Demir Yolu ile Hürmüz’e kadar uzanmayı hedefleyen koridorları bölge ülkeleri ile hayata geçireceğiz.

Bu hatların güvenliği için ittifaka ve caydırıcılığa sahip olmamız elzem değil mi?

Diyelim ki ittifak böyle kaldı, kimse katılmadı…

Bugün Kudüs’e yönelen tehdit gibi, bir gün aynı riskle karşılaşabilecek kutsal şehrimiz Mekke’yi, Medine’yi korumak da vazifemiz değil mi?

74 yıldır NATO’da Vatikan’a yönelebilecek bir tehdide karşı bile savaşa girme ihtimalimize sesini çıkarmayanların, bugün can kardeşimiz Pakistan’la birlikte Suudi Arabistan’la ittifak yapmamızdan rahatsızlık duyması tesadüf olabilir mi?

Yücel Koç'un önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.