Okumaya başladığınız yazıda -kendi hayat hikâyemden de birkaç sarsıcı örnekle- geride bıraktığımız haftanın üç önemli gündem başlığını incelemeye çalışacağım. Terörsüz Türkiye, faili meçhullerin raftan indirilmesi ve Mekke Antlaşması…
En eski olanla “Vira Bismillah” diyelim: Rızık stajına Adana Kalekapısı’nda, rahmetli babamın çay ocağında başladığım 3 Kasım 1983’ten tam 9,5 ay sonra, 15 Ağustos 1984’te Türkiye’nin yarım asrını etkileyecek bir olay yaşandı.
27 Kasım 1978 tarihinde kurulmuş olan terör örgütü PKK, ilk silahlı saldırılarını Eruh ve Şemdinli’deki Mehmetçik karakollarına düzenleyerek başlattı. Dokuz yaşında bir çocuktum, terörü tanımıyordum; ama dükkâna gelen cami imamı ve müezzinleri ile simsarların ve de elcilerin (ırgatbaşı) gazetelerde okuyup konuştukları bu konuyla ilgili kimi cümleler zihnime âdeta çivilenmiş:
“Bunlar hep Amerika’nın işleri…”
“Askerimiz bu işin hakkından gelir evelallah.”
Turgut Özal’ın ilk kez başbakan seçildiği Ünlü Çay Ocağı yıllarında başlayan terör -konjonktür gereği pause düğmesine bastığı 1999-2004 ara evresi hariç- 2024’e kadar sürdü. Bu evrede PKK terörünün hayatıma dolaylı, ama çarpıcı etkisini özetleyen iki acı hatıram var.
Hayatımda Mustafa isimli çok insan tanıdım. Pek çoğunu da yakından tanıdım. Bu insanlar arasında üç şehidimiz vardır: Mustafa Özbek, Mustafa Altan ve Mustafa Cambaz… İlk ikisi PKK terörüyle şehadete ermişlerdir; sonuncusu ise 15 Temmuz şehidimizdir.
Mustafa Özbek -biz sarı Mustafa derdik- 1980-1985 arası Hürriyet İkinci İlkokulundaki en yakın arkadaşımdı. Hatta altı yaşında ‘kan kardeşi’ olmuştuk. Bir de ismini vermeyeceğim bir başka arkadaşım vardı. Siirt kökenli, Adana doğumlu bir Kürt idi. İlkokulu aynı sınıfta okuyan bu iki insanın kaderindeki ölümleri, zaman ve mekân bağlamında birleştiren önemli bir nüans var. O da şu: Mustafa ile ilkokuldan sonra hiç görüşmedik, 1995’te terör örgütünün saldırısında şehit düştüğünü yıllar sonra öğrendim. Mahreç Hakkâri.
Diğer sınıf arkadaşım ise ilkokuldan sonra mezbahada çalışmaya başlamış; 15 yaşında birini bıçakla öldürmüş, ıslahevine girmiş, çıkmış ve hemen sonra terör örgütüne katılmış. Aynı sene (1995), aynı mahreçte (Hakkâri) güvenlik güçlerimiz tarafından öldürülmüş.
2010 OSLO VE 2013 İMRALI SÜREÇLERİ
Halamızın oğlu Mustafa Altan ise ikinci çözüm sürecinin (İmralı Süreci) başlangıcında 1 Mayıs 2013’te Iğdır’da mayın patlaması sonucu şehadete erdi. İmralı’dan önce de 2010 kışında Oslo’da bir çözüm süreci başlatılmış; ama yabancı servislerin masaya muhatap olmasına güvenen PKK ve FETÖ, bu masayı nihayetinde devirmişti. Ekim 2024’te 13 yıllık Suriye İç Savaşı’nın bitmesine bir ay kala Milliyetçi Hareket Partisinin lideri Devlet Bahçeli, tecrübeye dayanan müthiş bir sezgi ve politik cesaretle yaptığı açıklamayla Terörsüz Türkiye sürecini duyuran devlet adamı oldu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sürecin başından bu yana MİT Başkanı İbrahim Kalın’dan başlayarak tüm ilgili devlet kurumu yöneticilerinden bilgi aldı. Ve çok değil, iki yıla yakın bir zamanda TBMM’de Terörsüz Türkiye’nin Çerçeve Yasası’nın komisyonda kabul edilip genel kurula geldiği aşamaya eriştik. Benim 51 yıllık ömrümün neredeyse tamamını kapsayan uzun terör sürecini bitirmeye belki de en yakın aşamadayız. Silah devreden çıktı mı; diğer siyasal, sosyolojik ve ekonomik meseleler yine siyasetin lokomotifliğinde çözülür. Bu aşama, zorluklarla gelindiği için de değerli bir başlangıç.
MUMCU SUİKASTININ KARARTILMASI
Yine maziden kalan başka sorunların da çözülmeye çalışıldığı bir aşamadayız. Faili meçhuller meselesi… Adalet Bakanı Akın Gürlek, kriminal faili meçhul cinayetler gibi siyasal faili meçhul suikastların dosyalarını da tozlu raflardan indirtti. 24 Ocak 1993 Uğur Mumcu, 25 Şubat 2009 Behçet Oktay ve 31 Mart 2009 Muhsin Yazıcıoğlu dosyaları gibi…
Her üç dosya ile ilgili de geçmişte Sabah gazetesinde pek çok yazı yazdım. Öte yandan 1993’te gazeteciliği seçmeme vesile olan da 1990-93 arası okuduğum Uğur Mumcu kitapları idi. Papa, Mafya, Ağca başta olmak üzere…
Mumcu suikastı kadar karartılmış bir başka suikast az bulunur. 2006 senesinde röportaj yaptığım MİT eski yöneticisi Yavuz Ataç, “Deliller olay yerinden toplanmıştı” demişti. 2001 senesinde Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde ‘Umut Operasyonu’ düzenlendi. Ancak sonuç çıkmadı. Sebebi şu: Mumcu suikastının izleri İran bağlantılı ‘İslamcı’ örgütlerde değil, Mossad bağlantılı kliklerde aranmalıdır.
Yerimiz daraldı. Son olarak bu yazının üçüncü temasına da değinmek istiyorum. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Antlaşması, türünün ilk örneği tarihsel bir güvenlik protokolüdür. Bir tür Müslüman ülkeler NATO’sunun çekirdeğine zaman içinde dönüşebilir.
Yalnızca Birleşik Arap Emîrlikleri’nin değil, Suudi Arabistan’ın da Türkiye aleyhine faaliyetler yürüttüğü 2011-2018 evresinden bugünlere gelmek önemlidir. Yine arşivde onlarca ‘Körfez’in stajyer casusları’ ana fikirli yazım vardır. Faili meçhullerin aydınlatıldığı, bölge ülkelerinin birbirinin güvenliğini gözettiği bir terörsüz/savaşsız istikbal ikliminde Türkiye, bölgesine ve dünyaya kılavuz olmayı sürdürecektir.

