Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Türkiye’de engelli gerçeği
0:00 0:00
1x
a- | +A

Dr. Mustafa Öztürk

Türkiye’de engellilik konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı hâlâ “yardım kültürü” etrafında şekillenmektedir. Oysa dünyada engellilik sadece bir yardım konusu değil, temel insan hakları meselesidir. Öte yandan toplumda engellilik algısı hâlâ büyük ölçüde olumsuz ve dışlayıcıdır.

Engelliliğin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Toplumların tarih boyunca engelli fertlere karşı geliştirdiği tutumlar; sosyal, kültürel, dinî ve ekonomik yapılarla doğrudan irtibatlı olmuştur. Her dönemde engellilik olgusuna farklı manalar yüklenmiş, bu anlamlandırmalar engelli kişilere yönelik uygulamaların niteliğini de belirlemiştir. Bu sebeple engellilik, yalnızca ferdi bir sağlık durumu değil; sosyal şartlarla şekillenen çok boyutlu bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Bildirgesi’nde engelli birey; “kişisel ya da toplumsal hayatında, kendi kendine yerine getirmesi gereken işleri fiziksel, zihinsel ya da sosyal yetersizlik nedeniyle yapamayan birey” olarak tanımlanmaktadır.

Türkiye’de engelli fertlerin toplumla bütünleşme sürecinde yaşadığı problemler, yalnızca bireysel engellerle açıklanabilecek bir durum değildir. Fiziki çevre, eğitim sistemi, çalışma hayatı, sosyal önyargılar ve sosyal politikalar bu sürecin temel belirleyicileri arasında yer almaktadır. Engellilik çoğu zaman kişinin fiziki durumundan çok, toplumun kurduğu erişimsiz yapılar sebebiyle derinleşmektedir.

Toplumda engellilik algısı hâlâ büyük ölçüde olumsuz ve dışlayıcıdır. Engelliler zaman zaman “yardıma muhtaç” ya da “eksik” kişiler olarak görülmekte; bu yaklaşım onların sosyal hayattan uzaklaşmasına sebep olabilmektedir. Farkında olmadan gerçekleştirilen dışlayıcı tutumlar da engellilerin sosyal hayata katılımını zorlaştırmaktadır. Bu durum zamanla içe kapanma, öz güven kaybı ve sosyal hayattan geri çekilme gibi neticeler doğurabilmektedir.

Eğitim alanında da önemli sıkıntılar devam etmektedir. Engelli kişilerin eğitim hakkı anayasal güvence altında olmasına rağmen uygulamada ciddi eşitsizlikler yaşanmaktadır. Eğitim kurumlarındaki fiziki altyapı eksiklikleri, özel eğitim hizmetlerinin sınırlı olması ve öğretmenlerin yeterli destek mekanizmalarına sahip olmaması, fırsat eşitliğini zedelemektedir. Asansörsüz okul binaları, erişilebilir olmayan tuvaletler, görme engellilere uygun materyal eksikliği ya da işitme engelli öğrenciler için destekleyici teknolojilerin yetersizliği eğitim sürecini zorlaştırmaktadır. Bu durum engelli fertlerin mesleki beceriler edinmesini ve iş hayatına katılımını da sınırlandırmaktadır.

Türkiye’de engellilerin iş gücüne katılım oranı hâlâ istenen seviyede değildir. Çalışma hayatında karşılaşılan ayrımcılık, erişilebilir olmayan iş ortamları ve işveren ön yargıları istihdam safhasını zorlaştırmaktadır. Kota uygulamaları önemli bir adım olsa da mesele yalnızca kaç kişinin işe alındığı değildir. Asıl önemli olan, engelli bireylerin çalışma hayatında ne ölçüde görünür olduğu ve karar alma süreçlerine ne kadar katılabildiğidir. Pek çok kurumda engelli çalışanlar hâlâ yalnızca kanuni mecburiyet çerçevesinde değerlendirilebilmekte, kariyer gelişiminde görünmez engellerle karşılaşabilmektedir.

Ekonomik sıkıntılar da engellilik meselesinin önemli boyutlarından biridir. Yoksulluk, engelliliğin hem sebebi hem de sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Düşük gelir düzeyine sahip bireyler sağlık hizmetlerine, yeterli beslenmeye ve güvenli hayat şartlarına erişimde ciddi dezavantajlar yaşamaktadır. Bunun yanında engelli fertlerin iş gücünden uzak kalması ekonomik bağımsızlıklarını sınırlamakta ve sosyal yardımlara bağımlılığı artırabilmektedir.

ERİŞİLEBİLİRLİK PROBLEMİ

Fiziki ve sosyal erişilebilirlik, engelli kişilerin gündelik hayatını doğrudan etkileyen temel problem alanlarından biridir. Şehirleşme ve altyapı planlamalarında engelli fertlerin ihtiyaçlarının yeterince dikkate alınmaması, günlük hayatın birçok alanında erişim sıkıntıları doğurmaktadır. Toplu taşıma araçları, kaldırımlar, kamu binaları ve sosyal alanlar çoğu zaman engelli kişilerin bağımsız hareket etmesini zorlaştırmaktadır.

Bugün Türkiye’de gündelik hayatın büyük bölümü hâlâ “ortalama birey” anlayışı üzerinden tasarlanmaktadır. Oysa şehirler yalnızca sağlıklı ve hareket kabiliyeti yüksek fertler için kurulamaz. Çocuklar, yaşlılar, kronik hastalar ve engelli kişiler hesaba katılmadan planlanan kentler kaçınılmaz olarak dışlayıcı hâle gelmektedir. Büyük şehirlerde çalışmayan asansörler, kullanılmayan otobüs rampaları, işgal edilmiş kaldırımlar ve erişilemeyen kamu binaları bunun en görünür örnekleri arasında yer almaktadır.

Birçok belediye erişilebilirlik çalışmalarına önem verdiğini ifade etmektedir. Ancak erişilebilirlik çoğu zaman yalnızca rampa yapmakla sınırlı görülmektedir. Oysa gerçek erişilebilirlik; fiziksel mekânların yanında bilgiye, teknolojiye ve kamusal hizmetlere eşit erişimi de kapsamaktadır. Bir kamu kurumunun internet sitesinin ekran okuyucularla uyumlu olmaması ya da duyuruların işitme engelliler için erişilebilir biçimde hazırlanmaması da önemli bir eşitsizlik alanıdır. Bu nedenle erişilebilirlik yalnızca mimari değil; aynı zamanda iletişim, teknoloji ve insan hakları meselesidir.

Bir asansör yaşlı bireylerin hayatını kolaylaştırırken, sesli yönlendirme sistemleri çocuklu aileler için de işlevsel hâle gelebilmektedir. Geniş kaldırımlar, düzenli yaya yolları ve erişilebilir toplu taşıma sistemleri yalnızca engelli bireylerin değil, toplumun tamamının hayat konforunu artırmaktadır. Dolayısıyla erişilebilirlik belirli bir grubun talebi değil, insan merkezli şehir anlayışının temel unsurudur.

Bu noktada “evrensel tasarım” anlayışı büyük önem taşımaktadır. Evrensel tasarım, sonradan yapılan özel düzenlemeleri değil; herkesin baştan itibaren eşit kullanabileceği sistemler kurmayı hedefler. Yani engelli fert için ayrıca çözüm üretmek yerine, herkesi kapsayan bir hayat düzeni oluşturmayı esas alır. Aslında bu yaklaşım yalnızca engelli kişiler için değil, toplumun tamamı için hayat kalitesini artırmaktadır. Bir asansör yaşlı bireyin de işine yarar, bir sesli yönlendirme sistemi çocuklu ebeveynler için de kolaylık sağlar. Dolayısıyla erişilebilirlik belirli bir grubun talebi değil, insan merkezli bir şehir anlayışının temelidir.

Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik büyüklüklerle ya da modern şehir görüntüleriyle ölçülmez. Gerçek gelişmişlik, toplumun en kırılgan fertlerine sunduğu hayat şartlarıyla görünür hâle gelir. Engellilik meselesi bu sebeple yalnızca sağlık alanının değil; eğitimden şehir planlamasına, hukuktan çalışma yaşamına kadar bütün sosyal yapının ortak sorumluluk alanıdır.

ENGELLİ NÜFUS VE SOSYAL POLİTİKALAR

2005 yılında yürürlüğe giren 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun, Türkiye’de engellilere yönelik hak temelli yaklaşım açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kanunun ilgili maddelerinde, engelliler aleyhine ayrımcılık yapılamayacağı açık şekilde ifade edilmektedir. Kanun; eğitim, ulaşım, sosyal güvenlik, istihdam ve kamusal hizmetlerde eşit erişimin sağlanmasını amaçlamaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de en az bir engeli bulunan kişilerin oranı yaklaşık %6,9 seviyesindedir. Bu oran yaklaşık 5-6 milyon kişiye karşılık gelmektedir. Ulusal Engelli Veri Sistemi’nde kayıtlı engelli birey sayısının ise yaklaşık 4,5 milyon olduğu belirtilmektedir. Güncel veriler, özellikle kırsal bölgelerde yaşayan engelli bireylerin sağlık, eğitim, istihdam ve sosyal hizmetlere erişimde çeşitli güçlüklerle karşılaştığını göstermektedir.

Özürlüler İdaresi Başkanlığı ile Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen 2002 Türkiye Özürlüler Araştırması’nda da engelli fertlerin önemli kısmının düşük eğitim seviyesine sahip olduğu ve istihdam oranlarının sınırlı kaldığı belirtilmiştir. Aradan geçen yıllara rağmen eğitim ve çalışma hayatındaki yapısal sıkıntıların önemli ölçüde devam ettiği görülmektedir.

Türkiye’de engellilik konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı hâlâ “yardım kültürü” etrafında şekillenmektedir. Oysa modern dünyada engellilik meselesi sadece bir yardım konusu değil, temel insan hakları meselesidir. Bir bireyin eğitim alabilmesi, çalışabilmesi ya da şehirde bağımsız hareket edebilmesi “iyilik” değil, temel yurttaşlık hakkıdır. Bu ayrım oldukça önemlidir. Çünkü yardım merkezli anlayışta birey minnet duyması gereken biri gibi konumlandırılırken, hak temelli yaklaşım ferdi eşit yurttaş olarak görmektedir.

İstihdam konusu da bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Türkiye’de engelli fertlerin istihdamı çoğu zaman kota uygulamaları üzerinden değerlendirilmektedir. Ancak mesele yalnızca “kaç kişinin işe alındığı” değildir. Asıl soru, o bireylerin iş hayatında nasıl bir konumda bulunduğudur. Pek çok engelli kişi işe alınmasına rağmen karar süreçlerinden uzak tutulmakta, kariyer gelişimi açısından görünmez engellerle karşılaşmaktadır. Bu durum görünmez ayrımcılığın en belirgin örneklerinden biridir.

Gerçek anlamda kapsayıcı istihdam, kişinin yalnızca maaş aldığı değil; üretim süreçlerine katıldığı, kendini geliştirebildiği ve kurumsal aidiyet hissedebildiği çalışma ortamlarını gerektirir. Çünkü istihdam yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal katılım biçimidir. Bir bireyin çalışma hayatında görünür olması, toplum içinde özneleşmesinin de önemli bir parçasıdır.

Toplumsal dil de bu dönüşümün önemli parçalarından biridir. Geçmişte yaygın biçimde kullanılan bazı ifadeler dışlayıcı bir anlayışın ürünüydü. Günümüzde daha kapsayıcı bir dil kullanılmaya çalışılsa da toplumsal algıda hâlâ önemli problemler bulunmaktadır. Özellikle medyada engelli bireyler çoğu zaman ya “acıma nesnesi” ya da “olağanüstü başarı hikâyesi” biçiminde sunulmaktadır. Oysa engelli bireylerin gündelik hayatın tabii ve eşit üyeleri olarak temsil edilmesi gerekmektedir.

Medya yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtmaz; aynı zamanda onu üretir. Dizilerde, reklamlarda ve haberlerde engelli bireylerin çoğunlukla edilgen karakterler olarak sunulması, toplumsal önyargıların yeniden üretilmesine sebep olmaktadır. Hâlbuki engelli fertler eğitimden sanata, akademiden çalışma yaşamına kadar hayatın her alanında üretken roller üstlenebilmektedir. Bu yüzden medya dilindeki dönüşüm, toplumsal bakışın değişmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

OSMANLIDAKİ DAYANIŞMA KÜLTÜRÜ

Türkiye’nin tarihî birikimine bakıldığında güçlü bir sosyal dayanışma kültürü dikkat çekmektedir. Osmanlı devrinde vakıf sistemi, imarethaneler ve Darülaceze gibi kurumlar sosyal dayanışmanın önemli örneklerini oluşturmuştur. Ancak günümüzde temel hedef, engelli fertlerin bağımsız ve eşit yurttaşlar olarak toplumsal hayata tam katılımını sağlayabilmektir.

Teknolojik gelişmeler ise engellilik alanında yeni imkânlar sunmaktadır. Yapay zekâ destekli uygulamalar, ekran okuyucular, sesli asistanlar ve otomatik altyazı sistemleri engellilerin bağımsız hayat imkânlarını artırmaktadır. Görme engelliler, dijital teknolojiler sayesinde yazılı metinlere daha kolay erişebilmekte, işitme engelli bireyler ise anlık altyazı sistemlerinden faydalanabilmektedir. Ancak dijital araçlara erişimde yaşanan ekonomik eşitsizlikler yeni bir “dijital uçurum” riski de oluşturmaktadır. Bu sebeple dijital erişilebilirlik artık sosyal politikanın temel başlıklarından biri hâline gelmiştir.

EKSİKLİK DEĞİL, ÇEŞİTLİLİK

Sonuç olarak engellilik toplumun dışında duran bir mesele değildir. Tam tersine, toplumun kendisini nasıl tanımladığıyla doğrudan irtibatlıdır. Engellileri dışlayan bir hayat düzeni aslında toplumun tamamını eksiltmektedir. Gerçek dönüşüm ise engelliliği bir “eksiklik” olarak değil, insan çeşitliliğinin tabii bir parçası olarak görebildiğimizde mümkün olacaktır. Bir toplum, en kırılgan bireylerini hayatın dışında bıraktığı müddetçe tam anlamıyla gelişmiş sayılmaz. Gerçek medeniyet, herkesin eşit şekilde hayatta yer bulabildiği bir toplumsal düzen kurabilmektir.


Geniş Açı - Fikir ve tartışmada son yazılar...