Geçen hafta iki banka daha sigorta fonuna devredildi. Tabii bu olay banka sektörüyle ilgili olarak zaman zaman ortaya çıkan olumsuz düşünce ve görüşlerin yeniden gündeme gelmesine sebep oldu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel''in yaptığı basın toplantısındaki beyanları da kamuoyunda olumlu yankılar uyandırdı.
Biz de bu arada konu ile ilgili düşüncelerimizi belirtmek istedik. Ancak evvela banka sektörünün ekonomimizdeki yerine bir göz atalım. Bir fikir vermek için önce 2001 yılı bütçesinin dayandığı bazı ekonomik rakamları aktaralım. Elimizdeki son bilgilere göre bankalarımızda 2000 Ekim ayı itibariyle mevcut mevduat 51.0 katrilyon gayrisafi milli hasılamız ise cari fiyatlarla 124.9 katrilyondur. 2000 Eylül sonu itibari ile bütçe giderleri 35 katrilyon idi.
Bilindiği gibi her ülkenin milli gelirinin bir kısmı tüketilir, kalanı da tasarruf edilir. İşte bu tasarruf edilen milli gelirin bir kısmı vergi olarak devlet tarafından alınır, gerisi de sahiplerinin elinde kalır. Çağdaş dünyada tasarruf edilen paralar çeşitli şekillerde elde tutulur. Bunlar mevduat olur, ya da gayrimenkul, hisse senedi, tahvil ve benzeri kağıtlar halini alır. Ama netice olarak bütün bu paralar bankaların kasalarına girer. Hülasa Milli gelir ya cepte (buna ekonomik varlıkların kasaları da dahildir) ya da bankalardadır. Netice itibariyle bankalar ekonomik bünyenin kan damarlarıdır. İşte bu kadar hayati öneme sahip bankaların bu sebeple sağlıklı olarak faaliyet göstermeleri gerekir. Bu yüzdendir ki, çağdaş bütün ülkelerde bankalara hükümetlerce büyük önem verilir. Bunların en iyi şekilde çalışmaları için gereken özen gösterilir. Bu özende herşeyden önce bankaların faaliyet gösterirken uymaları gereken kurallar kanunlarla kararnamelerle ya da diğer hukuki vasıtalarla sağlanmaya çalışılır. Ancak bütün bunlar bankaların çalışması için yeterli değildir.
Bankaların yaşayabilmeleri için insanın havaya ihtiyacı olduğu gibi bunların da buna eşdeğer güven ortamına sahip bulunmaları şarttır. Bu olmadan bir bankanın yaşamını sürdürmesi imkansızdır. İşte bu sebeple hükümetler güven ortamı sağlamak için gerekli kanunları çıkarır, kararları alır ve düzenlemeleri yapar.
Bu konuda maalesef ülkemizde ticari menfaat uğrunda zaman zaman bankalarla ilgili olarak olumsuz rivayetler çıkarılır. İşte bankalarla alakalı en güven bozucu olaylar da bu türdendir. Zaten bu sebeplerle de bankalarla ilgili mevzuatta bunu önleyecek cezai hükümler yer almıştır. Ama ne olursa olsun güven ortamının daima muhafaza edilmesinde herkesin sorumluluğu vardır. Bu konuda yanlış hareketlerden çekinilmesi gerekmektedir.
Güven ortamının hassaslığı açısından enteresan bir anımızı nakletmek istiyoruz:
"Hazine Genel Sekreteri iken Etibank, Sümerbank, Denizcilik Bankası gibi kamu müesseselerine ait bankaların bankacılık hizmetlerini bunlardan almak istedik. Amaç da kamu müesseselerinin esas hizmetlerini daha iyi yapmalarını sağlamaktı. Bunun için gerekli hazırlıklara başladık. Düşündüğümüz husus bunlardaki mevduatı Ziraat Bankası, Halk Bankası gibi sadece bankacılık yapan kuruluşlara devretmekti. Ama bir de gördük ki, düşüncemiz ters tepti. Söz konusu bankalardaki mevduat sahiplerinde bir panik ve tedirginlik hasıl oldu. Bunun üzerine biz de bunu hissedince kararımızdan hemen vazgeçtik, kamuoyuna da hemen bildirdik."
İşte bankalar hakkında, güven ortamı açısından düşüncelerimiz bunlardır.

